23 Nisan 2012 Pazartesi
Undertow
Kadının, 'hayır bu böyle devam edemez!' diye düşünmesinin sebebi, erkeğin sürekli onu terk etmekten bahsetmesi veya bunu düşünmesidir; sonunda terk eden kadın olur. Hesaplanabilir tepkileri nedeniyle hemen her defasında aynı şekilde terk edilen tüm adamlara...
8 Mart 2012 Perşembe
Rüya (8 Mart 2012)
Eski Roma sütunlarının bulunduğu bir bahçede birlikte yürüyoruz. Bahçe düzenlemesine bakılırsa usta bir bahçıvan yıllardır burada çalışıyor. Ağaçların her birine farklı figürler işlenmiş. Beş yaşımda izlediğim makas elli adamın filmini hatırlatıyor bana bu. İlk kez aşık olduğum bir film karakterini uzun yıllar aklımdan çıkaramadığımı kimse bilmiyor.
Senden ayrılmak istediğimi, artık seni görmek istemediğimi söyleyeceğim sırada benden biraz izin istiyorsun, hemen döneceğini söyleyip yüksek tuğlalarla örülü bir kapıdan geçip gidiyorsun. Döndüğünde seni büyük bir imparatorluğun veliahtı olarak buluyorum karşımda. Ayrıca tıraş olmuşsun, yalnızca bıyıkların aynı duruyor ve en güzeli saçların beline kadar uzanıyor. Acele etmem gerektiğini, çok vaktin olmadığını söylüyorsun. Evlenmek üzeresin ve komşu ülkenin prensesi seni bekliyor. Mermerden yapılmış beyaz yer döşemeleri bahçeyi boydan boya kaplıyor bir anda. Hemen ileride eski bir lahiti andıran bir sandık görüyorum. Çok önceleri yaşadığım bir adada gördüğüm tarihi Roma lahitlerinden hatırladığım kadarıyla bu bir bebek mezarı. Hemen yanına, yere sırtüstü uzanıyoruz, sana doğru dönüyorum ve sevgili olup olamayacağımızı soruyorum. Bana evet diyeceğinden o kadar eminim ki, bir anlık suskunluğun beni çılgına çeviriyor. Ancak bunu asla sana belli etmiyorum. Sonrasında da buna kayıtsız kalman ve olumsuz yanıt vermen beni tam anlamıyla bitiriyor. Bir süre sırt üstü mermer taşta yatmaya devam ediyoruz. Sonra ayaklanıyorum. Sen yatmaya devam ediyorsun, düşünceli ve mutsuzsun. Yayılan çimen kokusundan, kısa bir zaman önce kullanıldığını tahmin ettiğim devasa bir bahçe makasını elime alıyorum. Saçlarını izliyorum uzunca bir süre, daha fazla dayanamayıp elimdeki makasla tek seferde geriye attığın saçlarını kesiveriyorum. Müzik yükseliyor, One Man's Dream-Yanni.
Senden ayrılmak istediğimi, artık seni görmek istemediğimi söyleyeceğim sırada benden biraz izin istiyorsun, hemen döneceğini söyleyip yüksek tuğlalarla örülü bir kapıdan geçip gidiyorsun. Döndüğünde seni büyük bir imparatorluğun veliahtı olarak buluyorum karşımda. Ayrıca tıraş olmuşsun, yalnızca bıyıkların aynı duruyor ve en güzeli saçların beline kadar uzanıyor. Acele etmem gerektiğini, çok vaktin olmadığını söylüyorsun. Evlenmek üzeresin ve komşu ülkenin prensesi seni bekliyor. Mermerden yapılmış beyaz yer döşemeleri bahçeyi boydan boya kaplıyor bir anda. Hemen ileride eski bir lahiti andıran bir sandık görüyorum. Çok önceleri yaşadığım bir adada gördüğüm tarihi Roma lahitlerinden hatırladığım kadarıyla bu bir bebek mezarı. Hemen yanına, yere sırtüstü uzanıyoruz, sana doğru dönüyorum ve sevgili olup olamayacağımızı soruyorum. Bana evet diyeceğinden o kadar eminim ki, bir anlık suskunluğun beni çılgına çeviriyor. Ancak bunu asla sana belli etmiyorum. Sonrasında da buna kayıtsız kalman ve olumsuz yanıt vermen beni tam anlamıyla bitiriyor. Bir süre sırt üstü mermer taşta yatmaya devam ediyoruz. Sonra ayaklanıyorum. Sen yatmaya devam ediyorsun, düşünceli ve mutsuzsun. Yayılan çimen kokusundan, kısa bir zaman önce kullanıldığını tahmin ettiğim devasa bir bahçe makasını elime alıyorum. Saçlarını izliyorum uzunca bir süre, daha fazla dayanamayıp elimdeki makasla tek seferde geriye attığın saçlarını kesiveriyorum. Müzik yükseliyor, One Man's Dream-Yanni.
Bunu nasıl yapabildiğime anlam vermeye çalışırken gözlerim doluyor, ne yapacağımı bilemiyorum, makası bu kez kendimi öldürmek için kullanacağım sırada ellerimi tutuyorsun, makası almak için. Sana karşı koymuyorum, yalnızca sessizce ağlamaya devam ediyorum. Ellerimden çekip aldığın makasın yerine, aylardır aradığım tel tokalarımı koyuyorsun. Şimdi daha çok ağlıyorum. Kapı bir kez daha açılıyor, içeriye simsiyah, uzun saten bir elbise ile giren kadının evleneceğin prenses olduğunu anlıyorum. Ancak devasa boyutlardaki bu kadın öyle beyaz ki, üzerindeki elbise neredeyse siyah bir perukla birlikte havada duruyor. Elbisesi yerleri süpürüyor. Lahitten bir çift siyah ayakkabı çıkartıyorsun. Yaklaşık iki hafta önce gördüğüm rüyadaki 38 numara olduğunu iddia ettiğin, yüksek kalın topuklu, eski sevgiline ait olan ve bana en az 6 numara büyük gelen bu ayakkabıların aslında kime ait olduğunu böylece anlıyorum. Ayakkabıları prensesine giydiriyorsun, elbisesi artık yerleri süpürmüyor. Yerden saçlarını alıyorum, tam gitmek üzereyken dönüp bir kez daha bakıyorum sana, seni bir kez daha göreceğimi bilerek oradan uzaklaşıyorum.
Müzik bitiyor,
One Man's Dream-Yanni.
2 Mart 2012 Cuma
Rüya (1 Mart 2012)
Konferans için gittiğin şehirde eski bir otelin avlusunda seni bekliyorum. Saat o kadar geç oluyor ki artık gelmeyeceğinden emin olup odama dönüyor ve uyumaya başlıyorum. Üzerimde devasa bir battaniye var. Bir ucundan diğer ucuna neredeyse odayı kaplıyor. Yatak odasında değil de girişteki kanepede uyumayı seçiyorum. Gözlerimi açamayacak kadar uykuluyum, ancak bir ara huzursuz uyuduğumu fark edip uyanıyorum. Ayak uçlarımda senin de uyuduğunu gördüğümde gönül rahatlığıyla artık çoraplarımı çıkarıp uyuyabileceğimi fark ediyorum. Çoraplarımı bir hışımla, önce sağ ayağımı soldakini çıkarmak için kullanarak, çıkarmaya başlıyorum. Sol ayağım şimdi oldukça rahat, aynı işlemi sağ için de uyguluyorum ama bir türlü başarılı olamıyorum. Sinirlenip küfrediyorum. Uyanıyorsun ve ne yapmaya çalıştığımı görüp çorabı ayağımdan sıyırıyorsun. O sırada yıllardır görmediğini söylediğin bir arkadaşın hemen arkanda beliriyor, ben orada değilmişim gibi konuşmaya başlıyorsunuz, sorduğum hiç bir soruyu yanıtlamıyorsunuz, beni görmüyorsunuz. O kadar uykusuzum ki bunu umursamayıp uyumaya devam ediyorum. Odadaki büyük yatakta gözlerimi açtığımda yanımda olmadığını görüyorum. Otel odamızın mutfağında bütün bardakları yeniden yıkamaya başladığını görüyorum. Bana hijyen konusunda ne kadar temkinli davrandığını anlatan uzun bir konuşma yapıyorsun. Sana sarılmak için hamle yapıyorum ancak o an öyle bir büyüyorsun ve dev bir adama dönüşüyorsun ki, neredeyse diz kapaklarına ancak yetişebiliyorum. Son iki bardağın kaldığını, onları da yarım saat içinde yıkayabileceğini ve benimle ilgileneceğini söylüyorsun. Seni onaylayarak otel odamızı dolaşmaya başlıyorum. İçinde birçok oda daha olduğunu fark edip boş odalardan birine giriyorum. Odaya yerleşmiş olduğunu, kurulu haldeki iki tuhaf enstrüman sayesinde anlıyorum. O sırada seni otogarda gördüğümü hatırlayıp bu kadar çok eşyayı nerede sakladığını bulmaya çalışıyorum. Yerdeki enstrümanlardan biri bas gitarı çağrıştırıyor ancak gözdesi devasa bir genişlikte. Biraz daha incelediğimde bu kez bir tenor saksofon bekinin sapına monte edildiğini görüyorum. Bu tuhaf enstrümanın telleri de çok gergin ve sağlam görünüyor. Tam diğer enstrümanı da inceleyeceğim sırada odaya geliyorsun. Bardakları yeteri kadar hijyenik hale getiremediğin için çöpe attığını söylüyorsun. Nereden geldiğini bilmediğimiz uzak akraban o sırada odada beliriyor, hemen arkanda. Sen konuşmaya devam ediyorsun, temizlik konusuna ne kadar takıntılı olduğunu bildiğini, bu takıntıyı küçük yaşlarda teyze dediğin ama aslında teyzen olmayan bir kadın yüzünden edindiğini söylüyorsun. Arkandaki kadının aynı kadın olup olmadığını sorduğumda kanın donuyor. Dönüp bakıyorsun, bilmediğim bir dilde onunla konuşup uzaklaşmasını sağlıyorsun.
Yorucu bir gün geçirdiğini bu yüzden artık gitmek zorunda olduğumu söyleyip beni odadan çıkarıyorsun. Kapıdan çıkarken sana bir kez daha bakıyorum, kanepede oturuyorsun. Gitmeden hemen önce telefonumu bulup sana yemek söylüyorum. Bu seni öyle heyecanlandırıyor ki artık gitmeme gerek kalmadığını hatta bütün bir haftayı birlikte geçirebileceğimizi söylüyorsun. Çok seviniyorum ve hemen yanına gelip kucağına oturuyorum. Tam o sırada içerideki enstrümanlardan harika bir müzik yükseliyor.
Ben O'nun İç Sesiyim
Bir gün, sadece. Tek bir gün, gerçekten. Geç kalktım, o yüzden tüm bunlar. Sonra yine 08:40 dersine yetişebilmek için erken kalkacağım, yıllar sonra bunu 07:55 otobüsü izleyecek, metrobüsleri sevmedim hiç, hep bir adım önde götürüyorlar, çok korkunç bir şey bu ama geçecek. Geçer mi? Geçmesi şart. Sonra bir hafta, aynı şey. O'nun gidişiyle alakalı olabilir mi? Sanmam, geçici bir durum dedim ya. Geçmiyor. Bir ay? Çok uzadı bu süre.
Duramıyorum yerinde, sen nasıl yapıyorsun? Bu kaygı beni bitiriyor. Ayak uyduramıyorum ki. En iyi bildiğim şey bu. Bir şarkı açalım sana; http://youtu.be/spxyrxWG_LQ Daha iyi misin? Harika bir fikirdi, gerçekten! Evet. Aşık bir adama ne yapılmaz? Sarkılmaz! Hayır, bilemedin. O kadından bahsedilmez. Sen şimdi o kadını başkasıyla gördüğünü anlattın, göz göre göre! Bitti mi? Hayır, asla bitmez.
Beni bırakma, konuş! Yoksa hayaller kurmaya devam edeceğim, o kadar uzun süre hayal edeceğim ki üstelik, bir boyama kitabının sayfalarına kenetlenmiş öleceğim. Ölmeye ne kadar meraklısın? Elbette, yalnızca bir kez tecrübe edeceğim, ve hep öldüğümde nasıl görüneceğimi bilmek isteyeceğim. Birçokları gibi... Ayaklarımı yakın! Tamamını yaksak? Ben de onu diyorum. Ne diyorsunuz? Onu, ayaklarımı yakın diyorum. Külleri? Hala bitiremediğim kara kalem resimde kullanın. Neden bitiremediğini şimdi anlıyorum. Bir şey daha, resmi Bay T'ye gönderin, güzelce paketleyin mutlaka!
Bir şarkı daha? Şaka mı yapıyorsun? Hayır, O'nun evlenmek üzere olduğunu söylemiştin, aşık olan kadına ne yapılmaz? Tamam, sus! Waits söyleyecekse susacağım... Waits'in dudakları O'nun dudaklarıyla -bir farkla- neredeyse aynı. Bay T'nin mi? Hayır, O'nun. http://youtu.be/aw5jkjqgysm . Ama waits söylemesin nakaratını, Bay T söylesin, çok güzel söylüyor. I can't sleep at night, sha la la la la la la... Uyuyordur şimdi, eminim. Nasıl? Jersey'li bir kadın bulamayacağından eminim. Tamam bırak, ben kendim giderim!
Gitmeden bana bir doktor çağır! Olur ama ancak sabaha gelir. Bütün nöbetler iptal edildi bu gece, bütün doktorlar gitti. Peki, bekleyeceğim. Sabah olmasını, iş saatinin gelmesini, aydınlık havayı, sıcağı, soğuğu, soğuğu seven adamı, o adamın kolunda yürüyeceğim anı, bir zaman sonr.. tamam, bekleyeceksin anladım! Hayır, anlamadın. Beklentisiz yaşayacağım, her zaman olduğu gibi!
Duramıyorum yerinde, sen nasıl yapıyorsun? Bu kaygı beni bitiriyor. Ayak uyduramıyorum ki. En iyi bildiğim şey bu. Bir şarkı açalım sana; http://youtu.be/spxyrxWG_LQ Daha iyi misin? Harika bir fikirdi, gerçekten! Evet. Aşık bir adama ne yapılmaz? Sarkılmaz! Hayır, bilemedin. O kadından bahsedilmez. Sen şimdi o kadını başkasıyla gördüğünü anlattın, göz göre göre! Bitti mi? Hayır, asla bitmez.
Beni bırakma, konuş! Yoksa hayaller kurmaya devam edeceğim, o kadar uzun süre hayal edeceğim ki üstelik, bir boyama kitabının sayfalarına kenetlenmiş öleceğim. Ölmeye ne kadar meraklısın? Elbette, yalnızca bir kez tecrübe edeceğim, ve hep öldüğümde nasıl görüneceğimi bilmek isteyeceğim. Birçokları gibi... Ayaklarımı yakın! Tamamını yaksak? Ben de onu diyorum. Ne diyorsunuz? Onu, ayaklarımı yakın diyorum. Külleri? Hala bitiremediğim kara kalem resimde kullanın. Neden bitiremediğini şimdi anlıyorum. Bir şey daha, resmi Bay T'ye gönderin, güzelce paketleyin mutlaka!
Bir şarkı daha? Şaka mı yapıyorsun? Hayır, O'nun evlenmek üzere olduğunu söylemiştin, aşık olan kadına ne yapılmaz? Tamam, sus! Waits söyleyecekse susacağım... Waits'in dudakları O'nun dudaklarıyla -bir farkla- neredeyse aynı. Bay T'nin mi? Hayır, O'nun. http://youtu.be/aw5jkjqgysm . Ama waits söylemesin nakaratını, Bay T söylesin, çok güzel söylüyor. I can't sleep at night, sha la la la la la la... Uyuyordur şimdi, eminim. Nasıl? Jersey'li bir kadın bulamayacağından eminim. Tamam bırak, ben kendim giderim!
Gitmeden bana bir doktor çağır! Olur ama ancak sabaha gelir. Bütün nöbetler iptal edildi bu gece, bütün doktorlar gitti. Peki, bekleyeceğim. Sabah olmasını, iş saatinin gelmesini, aydınlık havayı, sıcağı, soğuğu, soğuğu seven adamı, o adamın kolunda yürüyeceğim anı, bir zaman sonr.. tamam, bekleyeceksin anladım! Hayır, anlamadın. Beklentisiz yaşayacağım, her zaman olduğu gibi!
21 Şubat 2012 Salı
Rüya (20 Şubat 2012)
Güzel kadınların fotoğraflarından oluşan dev bir kartpostal koleksiyonuna sahipsin. En güzel kadının bulunduğu kartpostalı bulursam bana bir yemek sözü vereceğini söylüyorsun. Tam bulduğumu düşündüğüm anda kartpostaldaki kadın birdenbire çirkinleşmeye başlıyor ve ben bir kez daha aramaya sıfırdan başlıyorum. Bu şekilde günlerce kısmen boş bir meydanda kartpostalları incelemeye devam ediyorum. Aynı meydan, kadınlarınla dans ettiğin bir alanı oluşturuyor. Ben güneşin altında otururken her nasıl oluyorsa sizin bir daire oluşturduğunuz alan hep karanlık.
Bir kez daha en güzel kadını bulduğumu düşünüp dans ettiğin kadınların arasından sıyrılarak yanına geliyorum. Ne var ki kartpostalı eline alır almaz yüzüm düşüyor, yine aynı şey oluyor. Kadın birdenbire çirkinleşiyor.
Bu işin içinden çıkamayacağımı fark ediyorum ve tam vazgeçmek üzereyken, benden lise üniforması giymiş olan kadını getirmemi istiyorsun. Uzun bir uğraşın ardından istediğin kartpostalı buluyorum, ancak hiç de ümitli değilim.
Diğerlerinin yanında hiç de şansı olmadığını düşündüğüm bu genç kadın sen ona baktığın anda inanılmaz bir güzelliğe bürünüyor. Kıskançlığımı böylece ancak bastırabiliyorum. Dudakları adeta canlanıyor fotoğrafta, onu öpmek istiyorsun.
Bana olan yemek sözünü hatırlatıp keyfini kaçırıyorum. Kartpostalı bana geri verip yürümeye başlıyorsun. Peşinden gidip gitmemek arasında kararsız kalmışken, bu üç boyutlu dudaklardan gözlerimi alamadığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp sana baktığımda ne kadar uzaklaştığını görüp panik halinde peşinden koşuyorum. Sana yetişmeye çalışırken, henüz sönmeye başlayan bir jimnastik topuna takılıyor ayağım ve düşüyorum. Düşerken ağır çekimde her hareketimi görebiliyorum.
Her iki elimle sıkı sıkıya sarıldığım kartpostal benden önce, çatlamış toprak zeminle buluşuyor. Bir ses duyuyorum o anda:
''Korkmuyor musun?''
Sesin sana ait olduğunu ancak uyandığım zaman anlayabiliyorum.
Bir kez daha en güzel kadını bulduğumu düşünüp dans ettiğin kadınların arasından sıyrılarak yanına geliyorum. Ne var ki kartpostalı eline alır almaz yüzüm düşüyor, yine aynı şey oluyor. Kadın birdenbire çirkinleşiyor.
Bu işin içinden çıkamayacağımı fark ediyorum ve tam vazgeçmek üzereyken, benden lise üniforması giymiş olan kadını getirmemi istiyorsun. Uzun bir uğraşın ardından istediğin kartpostalı buluyorum, ancak hiç de ümitli değilim.
Diğerlerinin yanında hiç de şansı olmadığını düşündüğüm bu genç kadın sen ona baktığın anda inanılmaz bir güzelliğe bürünüyor. Kıskançlığımı böylece ancak bastırabiliyorum. Dudakları adeta canlanıyor fotoğrafta, onu öpmek istiyorsun.
Bana olan yemek sözünü hatırlatıp keyfini kaçırıyorum. Kartpostalı bana geri verip yürümeye başlıyorsun. Peşinden gidip gitmemek arasında kararsız kalmışken, bu üç boyutlu dudaklardan gözlerimi alamadığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp sana baktığımda ne kadar uzaklaştığını görüp panik halinde peşinden koşuyorum. Sana yetişmeye çalışırken, henüz sönmeye başlayan bir jimnastik topuna takılıyor ayağım ve düşüyorum. Düşerken ağır çekimde her hareketimi görebiliyorum.
Her iki elimle sıkı sıkıya sarıldığım kartpostal benden önce, çatlamış toprak zeminle buluşuyor. Bir ses duyuyorum o anda:
''Korkmuyor musun?''
Sesin sana ait olduğunu ancak uyandığım zaman anlayabiliyorum.
20 Şubat 2012 Pazartesi
There Are Other Worlds (They Have Not Told You Of)
Bazen böyle bir müziğe eklenen insan sesine tahammül edemiyorum. Ancak bu defa daha 14. saniyede başlayan bu sese dokunabilmeyi öyle çok istiyorum ki!
Bazen de taklitle ve iki dakikadan sonra olacakları göremiyor oluşumla gurur duyarken, baş parmağımla işaret parmağımın hemen birleşiminde duran, henüz kabuk bağlamış yara izimde gördüğüm her kesik bu şarkının sözleri oluveriyor.
Bana inanmıyor musun, hayal gördüğümü mü düşünüyorsun? Ben duyuyorum, bir sebepten.
Hiç dinlemezsen bütün bunlara şahit olamazsın ki!
14 Şubat 2012 Salı
Rüya (13 Şubat 2012)
Akbaba kafasına sahip insan görünümlü iki yaratık tarafından yenmek üzereyim. Daha sıska olanın içinde saklanıyorum, bunu fark ediyor ve beni karnımdan yemeye başlıyor. Aile bireylerimden bir topluluk görüyorum ileride, ilk önce bağırmakta tereddüt ediyorum. Çünkü bu yaratığı daha çok sinirlendirebilir. Beni yemeye başladığı an tereddütüm kesinlik kazanıyor, var gücümle bağırıyorum. Duyma yetilerinin olmadığını fark ediyorum. Sakinliğini bozmayıp aralarında dedikodu yapmaya devam eden aile bireylerim yavaş adımlarla bize yaklaşıyor. İşaret diliyle yaratıkları çaya davet ediyorlar, bunu reddetmeleri üzerine de yeni teklifleri çok özel bir kahvemizin olduğu ve dilerlerse ondan içebilecekleri... Bu teklif onlara çok cazip geliyor, içinde olduğum yaratık çıkmama izin veriyor, birlikte eve doğru yürüyoruz. Evin bahçesine geldiğimizde anlıyorum ki burası çok iyi tanıdığım bir adama ait.
Bir daha oraya gideceğimi düşünmediğim bir anda kendimi orada bulduğumda oldukça duygulanıyorum. Yaratıkları ve başımdaki dertleri unutup girişteki taş merdivene oturuyorum. O'nu düşünüyorum. Birden içeride olabileceği gerçeği, nereden geldiğini bilmediğim türden bir mutluluk yaşamamı sağlıyor. Diğerleriyle birlikte içeriye giriyorum. Ancak girer girmez yıllardır orada yaşadığımızı anlıyorum. O yok, çoktan gitmiş.
Yaratıklarla olan sorunu biran önce çözmezsem karnımdaki yaraların büyüyeceğini ve yok olacağımı biliyorum. Kahve yapmak için mutfağa giriyorum, peşimden geliyorlar. Onları neyin öldürebileceğini düşünürken mutfak çakmağıyla birini yakmaya çalışıyorum. İşe yaramıyor. Beni içeride beklemelerini, onlara çok sevecekleri bir kahve pişireceğimi söylüyorum. Anlamıyorlar, içeriyi işaret ediyorum elimle, gidiyorlar. Pişmekte olan kahveyi fincanlara alıyorum, onların kahvesine her iki baş parmağımın dibinden söktüğüm ayak tırnağımı ilave ediyorum. Baş parmaklarımdan yayılan acı karnımda toplanıyor. Midem bulanıyor.
İçeriye götürdüğüm kahvelerden özel olanını yanlışlıkla bir genç kız alıyor. Yapmaması için ona işaret vermeye çalışıyorum, anlamıyor. Sonra diğerlerinin beni duyamadığı geliyor aklıma ve kahveyi içmemesini yanındaki yaratığa vermesini söylüyorum, beni bu sefer anlıyor. Bu kadını tanıyorum, bayan G. bu. O'nun eski sevgilisi. Oldukça çirkin bulduğum bir yüzü var ancak yine de ona saygı duyuyorum. Kahveleri içen adamlara hiç bir şey olmuyor. Beni yemeleri için dışarı çıkarıyorum onları. Bayan G de bizimle geliyor, hiç konuşmuyoruz. Merdivenlerde beni dudaklarımdan öpüyor, oldukça seviyorum bunu. Dudaklarımız ayrıldığında yaratıkların da gitmiş olduğunu görüyorum.
Aynı eve farklı bir kapıdan girmeye çalışıyoruz. Girer girmez bu defa evin eski dekoruna kavuştuğunu görüyorum ve O'nu yatak odasında bulabileceğimi düşünüyorum. Evde yaşayan bir kadın daha var, o sırada henüz duştan çıkmış olan bu kadın bornozunu arıyor. Benim üzerimdeyse siyah bir gecelik ve hırka var. Çok komik göründüğümü ve biran önce O'nu bulup odamıza çekilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Duştan henüz çıkmış olan kadın bir Amerikalı. Tam ona uzatacakken yanlışlıkla bornozunu yere düşürüyorum, çok sinirleniyor. Özür dilemeye çalışırken O geliyor. Sarılıyoruz, bir cümleye sığdırabildiğim kadarıyla, onu ne kadar çok özlediğimi, başıma neler geldiğini, onu bir daha asla bırakmayacağımı anlatmaya çalışıyorum. Hiç konuşmuyor. Ayaklarımı gördüğünde beni banyoya götürüyor, burası şimdi eskisinden daha büyük görünüyor gözüme. Üstüme kapıyı kilitliyor, içeride yalnız kalıyorum. Küvet gittikçe büyüyor ve içi kadın saçlarıyla doluyor, mide bulantım artıyor. Biran önce oradan çıkmazsam boğulacağımı düşünüyorum. Yerler nereden geldiğini bilmediğim bir suyla kaplanıyor, neyse ki tam o sırada kapı açılıyor. Bayan G. Bana yardım etmek için orada olduğunu söylüyor ve onunla gitmemi istiyor.
Birlikte dışarı çıkıyoruz, aynı merdivenlerde beni öpmek istiyor. Bir basamak yukarı çıkıyorum ve böylece 7-8 santim kadar olan boy farkımızı kapatabileceğimi düşünüyorum. Ben çıktıkça o da bir basamak yukarı atlıyor, bu şekilde bir tavan arasına kadar çıkıyoruz. En sonunda çıkılacak bir basamak kalmadığında onu artık istemediğimi söylüyorum. Ağlamaya başlıyor. Öyle çok ağlıyor ki gözyaşları merdivenlerden akıyor ve o an banyodaki suyun nereden geldiğini anlıyorum.
12 Şubat 2012 Pazar
The Last Supper
Sinirle alınmış her karar sarsılmaz bir inançtan güç alır. Ne yaparsam yapayım, hayatıma giren bu adamla takip mesafemi korumaya çalışmaktan kendimi alamıyorum. Uyuyamıyorum. Karanlığa alışamıyorum. Ellerimden bira kokusu yayılıyor. Oysa çok uzun zamandır bira içmiyorum.
Biran önce ayak bileklerimi boğmalı, cinayeti onun üstüne yıkmalıyım. Yoksa her şey için çok geç olacak.
Son akşam yemeğimizin üstünden otuz iki gün geçmiş olmasına rağmen ben on yedi gündür aynı ojeli parmaklarla pedal çeviriyorum. Durmadan, deli gibi kendi etrafımda dönüyorum. Bir on yedi gün daha geçse silinmeyecek olan bu ojeler bir reklam panosunu andıran ayaklarımda dayanıklılığın sembolü haline geliyor. Ne zaman onlara baksam ıslanıyor ayaklarım. Bir göz yaşı halinde düşüyorum. Çok geç kaldım.
Ölüm arzumu bastırmak için daha çok kitap okumalı, daha sık seyahat etmeli, doyumsuz olan arzumu bu şekilde oyalamalıyım.
..ve bekliyorum.
Biran önce ayak bileklerimi boğmalı, cinayeti onun üstüne yıkmalıyım. Yoksa her şey için çok geç olacak.
Son akşam yemeğimizin üstünden otuz iki gün geçmiş olmasına rağmen ben on yedi gündür aynı ojeli parmaklarla pedal çeviriyorum. Durmadan, deli gibi kendi etrafımda dönüyorum. Bir on yedi gün daha geçse silinmeyecek olan bu ojeler bir reklam panosunu andıran ayaklarımda dayanıklılığın sembolü haline geliyor. Ne zaman onlara baksam ıslanıyor ayaklarım. Bir göz yaşı halinde düşüyorum. Çok geç kaldım.
Ölüm arzumu bastırmak için daha çok kitap okumalı, daha sık seyahat etmeli, doyumsuz olan arzumu bu şekilde oyalamalıyım.
..ve bekliyorum.
10 Şubat 2012 Cuma
Short Message Service
İki saat on bir dakika ileriden giden telefonumun saati ile bozulan senkron:
(Ben) 00:58-Tatlım?
Beklentisizliğin anlamını soru işaretine yüklediği an, ünlemin kendini gösterme biçimi:
(O) 22:47-Bebek?!
Anlamı yakalanan zaman:
(Ben) 01:04-Sesin bana çok özlediğim ama tanımadığım bir adamı hatırlatıyor.
Devam etmemi söyleyen O'nun kendiliği:
(O) 22:49-Merak ettim..
Aynı şarkının 74. dönüşü:
(Ben) 01:12-Evet evet, yanından ayrıldığım andan beri hatırlayabilirim belki diye kendimi çok zorluyorum. Bir keresinde çok yaklaştım, vapurdaydım ve içeride yer yoktu, üst kata çıktım. Benden başka deli de yoktu. Çok soğuktu. Çok yaklaşmıştım sanki, ama vapur da Kabataş'a yaklaşmıştı. Ne yazık ki bu konsantrasyonumu kaybettirdi.
O ne isterse yapacağım an:
(O) 23:06-Evde kokunu aramayı bırakıp, giydiğin yeşil tişörtü koklamam gibi bu!
Saçlarını arzuladığım anlar oluyor:
(Ben) 01:22-Tanrım! Yine giyeceğim onu.
Elbette, cevabı bildiğim an:
(O) 23:17-Giymelisin, çok istiyorum.
2 gün önce,
Aklımda terk edilen kadınlar ile aldatan kadınlardan oluşan bir müsabaka var, O'nun aklındaysa:
(O) 00:27-Çünkü ben aslında Charles Mingus'um.
Kimin galip geleceği üstüne iddiaya girecektim:
(Ben) 00:25-Mingus dinlerken ezdim seni!
Kazanırsam saçlarını alacağım, kaybedersem gizli olanı ortaya dökeceğim:
(O) 00:28-Bu, sen demeden önce aklımda değildi.
Kaybediyorum, birazdan fotoğraftaki saklı objeleri sıralayacağım:
(Ben) 00:29-Biliyorum elbette. Bana Mingus olma nedenini anlat..
Başka bir soruya verilmiş olan cevabın asıl anlamını kazandığı an:
(O) 13:44-Sadece seninle paylaşıyorum o an aklıma geleni, otonomiyi; özgür doğaçlama için bir altosun!
Kaybettim, ancak O bunu asla bilmiyor, henüz yüklediği fotoğrafa anlamını (kimilerine göre o an, bana göreyse 2 gün sonra) teslim ediyorum. Büyük bir titizlikle 5 dikiş attığı o fotoğrafı hemen oracıkta ifşa ediyorum, neyseki 'O' ve 'Ben' dışında kimse anlamıyor:
Psikanalistin (O'nun) bilinçdışı yansıttığı zevk üçlüsü.
Henüz doldurulmuş, aldatan kadınların yakılması gerektiğini düşündüren bir piponun görünmeyen dumanı. (O'nun piposu)
Ahşap zeminde yıllardır gömülü duran ayrılık anksiyetesi. (Sahibi bilinmiyor)
Kilimin püskülünden yansıyan Lacan'ın dil sürçmesi: bilinçdışı, bir dil gibi yapılanmıştır! (J.-D. Nasio suçu üstleniyor)
Rengi kaybolmuş, anlamını koyu mavi harflerde arayan bir çift göz. (O'nun gözleri)
(Ben) 00:58-Tatlım?
Beklentisizliğin anlamını soru işaretine yüklediği an, ünlemin kendini gösterme biçimi:
(O) 22:47-Bebek?!
Anlamı yakalanan zaman:
(Ben) 01:04-Sesin bana çok özlediğim ama tanımadığım bir adamı hatırlatıyor.
Devam etmemi söyleyen O'nun kendiliği:
(O) 22:49-Merak ettim..
Aynı şarkının 74. dönüşü:
(Ben) 01:12-Evet evet, yanından ayrıldığım andan beri hatırlayabilirim belki diye kendimi çok zorluyorum. Bir keresinde çok yaklaştım, vapurdaydım ve içeride yer yoktu, üst kata çıktım. Benden başka deli de yoktu. Çok soğuktu. Çok yaklaşmıştım sanki, ama vapur da Kabataş'a yaklaşmıştı. Ne yazık ki bu konsantrasyonumu kaybettirdi.
O ne isterse yapacağım an:
(O) 23:06-Evde kokunu aramayı bırakıp, giydiğin yeşil tişörtü koklamam gibi bu!
Saçlarını arzuladığım anlar oluyor:
(Ben) 01:22-Tanrım! Yine giyeceğim onu.
Elbette, cevabı bildiğim an:
(O) 23:17-Giymelisin, çok istiyorum.
2 gün önce,
Aklımda terk edilen kadınlar ile aldatan kadınlardan oluşan bir müsabaka var, O'nun aklındaysa:
(O) 00:27-Çünkü ben aslında Charles Mingus'um.
Kimin galip geleceği üstüne iddiaya girecektim:
(Ben) 00:25-Mingus dinlerken ezdim seni!
Kazanırsam saçlarını alacağım, kaybedersem gizli olanı ortaya dökeceğim:
(O) 00:28-Bu, sen demeden önce aklımda değildi.
Kaybediyorum, birazdan fotoğraftaki saklı objeleri sıralayacağım:
(Ben) 00:29-Biliyorum elbette. Bana Mingus olma nedenini anlat..
Başka bir soruya verilmiş olan cevabın asıl anlamını kazandığı an:
(O) 13:44-Sadece seninle paylaşıyorum o an aklıma geleni, otonomiyi; özgür doğaçlama için bir altosun!
Kaybettim, ancak O bunu asla bilmiyor, henüz yüklediği fotoğrafa anlamını (kimilerine göre o an, bana göreyse 2 gün sonra) teslim ediyorum. Büyük bir titizlikle 5 dikiş attığı o fotoğrafı hemen oracıkta ifşa ediyorum, neyseki 'O' ve 'Ben' dışında kimse anlamıyor:
Psikanalistin (O'nun) bilinçdışı yansıttığı zevk üçlüsü.
Henüz doldurulmuş, aldatan kadınların yakılması gerektiğini düşündüren bir piponun görünmeyen dumanı. (O'nun piposu)
Ahşap zeminde yıllardır gömülü duran ayrılık anksiyetesi. (Sahibi bilinmiyor)
Kilimin püskülünden yansıyan Lacan'ın dil sürçmesi: bilinçdışı, bir dil gibi yapılanmıştır! (J.-D. Nasio suçu üstleniyor)
Rengi kaybolmuş, anlamını koyu mavi harflerde arayan bir çift göz. (O'nun gözleri)
8 Şubat 2012 Çarşamba
Let me kiss you
O'nu bekledim; evimizde, yukarıda, bir gece boyunca, bir gün boyunca, bir yıl... Bir daha asla
beni görmeye gelmedi.
29 Ocak 2012 Pazar
25 Ocak 2012 Çarşamba
Lullaby
Karnımdaki boşluk sancıya dönüştü, avuçlarından akmakta olan kanı tül eteğimde biriktirdim. Yer altına sızmakta olan bu kan her gün senden biraz daha nefret etmeme neden oldu. Dinlediğin şarkılarla bana hep O adamı hatırlattın. Seni asla affetmeyeceğim.
24 Ocak 2012 Salı
Do you mind if I have a quick one?
Bana hep aşağıdan bak! Aksak yürüyen kadınlardan uzak dur!
Ayağımdaki çorabın labirent deseni, ellerin ansızın bileğimi kavradığında yok oluyor. Kaybolduğumda daima aynı yere çıkmamı sağlayan, annemden kalma bu çoraplar beni yıllardır burada tutuyor. Baş parmağımdaki kırmızı oje her soluk alışında bedenine bir işaret çiziyor, her soluk verişinde ucundan biraz daha eksiliyor ojeli parmağım, henüz tamamlanamadan burada çürüyorum!
Ayağımdaki çorabın labirent deseni, ellerin ansızın bileğimi kavradığında yok oluyor. Kaybolduğumda daima aynı yere çıkmamı sağlayan, annemden kalma bu çoraplar beni yıllardır burada tutuyor. Baş parmağımdaki kırmızı oje her soluk alışında bedenine bir işaret çiziyor, her soluk verişinde ucundan biraz daha eksiliyor ojeli parmağım, henüz tamamlanamadan burada çürüyorum!
20 Ocak 2012 Cuma
19 Ocak 2012 Perşembe
A Tale of Two Cities / Charles Darney ve Sydney Carton'ın Portresi
''Her insanın bir diğeri için derin bir sır ve gizem olduğunu düşünmek olağanüstü bir şeydir.''
Dickens, ilk kez 18 yaşımda okuduğum A Tale of Two Cities'de açlıktan bir deri bir kemik kalmış insanların, yolun bir tarafından diğerine gerilmiş olan makaralı iplerle adam asacakları bir dönemin Paris'inden Londra'ya uzanacak olan hikayesinde bunları söylüyor. Makaralar aşağı çekilecek ve karanlık aydınlanacak, ancak şimdilik elle tutulabilir tek şey yoksulluk ve sefaletken bu biraz zaman alacak.
Önceliğimiz Kuzey Kulesi, Yüz Beş!
Uzun süre kilit altında yaşadıktan sonra salıverilen bu adam adını sorduklarında böyle cevap veriyor. Kuzey Kulesi, Yüz beş. Şimdilerde ayakkabı yapıyor, yani O'nu ilk gördüğümde genç bir hanım için yürüyüş ayakkabısı yaptığını söylemişti. Artık tutuklu değildi ancak yine de kilit altında yaşamaya devam ediyordu. Peki neden?
''Neden mi? Çünkü o kadar uzun süre kilit altında yaşadı ki eğer kapısı açık bırakılırsa korkabilir, çıldırabilir, kendini parçalayabilir, ölebilir ya da daha başka şeyler olabilir.''
Neyse ki altın sarısı saçlarıyla kızının bukleleri boynundan aşağı dökülmüştü de bunların hiçbirisine gerek kalmamıştı. Neyse ki! Bay Manette ya da Doktor Manette diyeceğiz artık O'na. Kızı Lucie öyle istiyor çünkü.
Doktoru oradan kurtardığımıza göre beş yıl sonrasına gidiyoruz. Şimdiki önceliğimiz 'Ulu, haşmetli, yüce prense, efendi hazretlerine' ihanetle suçlanan bu yakışıklı ve uzun saçları ensesinde siyah bir kurdeleyle toplanan beyefendi olmalıdır. Charles Darney o saçlara sahip olduğu sürece her fırsatta ondan söz edebilirim. Casusluk! Ancak elbette, kendinden emin duruşuyla bir parça sinir bozucu görünen bu adam suçlamaları reddediyor. Şimdilik tek kaygısı duruşma salonundaki Bayan Lucie'nin solgun yüzü... Aynı kaygıyı taşıyan bir adam daha var orada ancak onu da şimdilik kimse bilmiyor.
Vatana ihanet davası o yıllarda görülüyorsa sonuç asla değişmez. Bu yüzden Jerry'nin;
''Yani suçlu bulunursa demek istiyorsunuz'' sözü bir şey ifade etmiyor.
''Ohoo! Suçlu bulacaklar, merak etme!'' İşte bu cümleyse her şeyi özetliyor.
''Önce az biraz asarlar, sonra aşağıya indirip canlı canlı dilimlerler, ardından adam hala hayattayken kendisine yapılanları kendi gözüyle görürken içini dışına çıkartıp yakarlar, sonra kafasını uçururlar. En sonunda da dörde bölerler, cezası budur.''
Bu saygıdeğer beyefendiyle -özür dilerim tutukluyla- Bay Carton'ın pasaklı görünüşü ve tavırlarındaki kayıtsızlık bir yana bırakılırsa görenleri şaşkına çeviren bir benzerlik vardı. Çok sonraları ''Merhamet dolu bir yüreğe sahip Sydney Carton'ın varlığı..'' diye söz edeceğim kendisinden, 3 yıl önce de yaptığım gibi. Ancak o zaman o rutubetli mahkeme salonundan ve her ikisinin de görüntülerini yansıtan tavan aynasından kurtulmuş olacağız.
Sydney Carton ve Charles Darney'in görünüşlerindeki bu benzerlik sayesinde, o gün duruşmada bir kağıdın üzerine aceleyle ''Beraat etti'' yazıldı. Bu iki genç adam yine aynı gün iyi kalpli tanık Lucie Manette'a aşık oldular. Ancak Sydney Carton kendisini Bay Darney'in kaldırım taşlarına düşen sureti olarak gördüğü sürece onun için yas tutmaya devam edeceğim. Muhtemelen o da bu dünyaya ait olduğunu unutana dek yastığını boşa akan göz yaşlarıyla ıslatmaya devam edecek ve içtiği litrelerce şarabın da etkisiyle sızıp kalacak. Hemen her gece! Ne de olsa o insanların en aylağı ve gelecek vaat etmekten en uzak olanı.
İlmikler ve motiflerle örülen bir liste her an her saniye Bayan Defarge'ın usta parmaklarından çıkıyor. Yorulmaksızın örüyor kadın. Tezgahın arkasında, yol boyunca, her yerde... Kefen örüyor! Suçları ve suçluları ilmek ilmek işliyor örgüsüne.
''Yaşasın Kral! Yaşasın Kraliçe!''
Örgü bitene kadar yaşayacaklardı elbette.
Charles Darney'in, sevgili Doktor Manette'ın kızını büyük bir bağlılıkla seviyor olması işe yarıyor. Evleniyorlar. Ancak bir yerlerde hata var çünkü Charles'ın gerçek adı ölüm arabalarının Paris sokaklarında giyotinlere doğru ilerlemesine neden oluyor.
Sydney Carton o gün o kararlılıkla mahkumun yanına girmemiş olsaydı, yıllar önce yine benzerliklerinden faydalanarak hayatını kurtardığı bu adam çoktan yitip gitmişti. Şimdiyse çelimsiz, zayıf bir genç kız için kalbi yumuşamıştı bu umursamaz adamın. Göz yaşı döküyordu, ölüme giderken elini tutmak isteyen bu genç kız için ağlıyordu utanmadan.
Örgü tamamlanıyor, Cumhuriyetçi kadınlar saymaya başlıyor.
Pat! İlk kelle düşüyor. Bir!
Genç kız korkuyor. Carton'a minnet duyuyor. Korkusu azalıyor, sakinliğini koruyabilmesi için bir şeyler duyması gerekiyor. Sydney Carton yetişiyor imdadına, 'Korkça küçüğüm, hızlı olacak, korkma!' diyor. Kızı dudaklarından öpüyor, aynı sıcaklıkla karşılık görüyor.
52!
Sydney Carton ölmeden hemen önce şunları fısıldıyor kulağıma:
''Bugüne kadar yaptıklarımdan çok, ama çok daha güzel bir iş yapıyorum; bugüne kadar gittiğim yerlerden çok, ama çok daha güzel bir yere gidiyorum.''
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







