Müzik dünyayı değiştirmez, sadece stabilleştirir, bu daha önemli... Bir kadını stabilleştirmek çok zordur, müzik bunu dünya için yapıyor.
11 Aralık 2012 Salı
Sun Ra
Müzik dünyayı değiştirmez, sadece stabilleştirir, bu daha önemli... Bir kadını stabilleştirmek çok zordur, müzik bunu dünya için yapıyor.
3 Aralık 2012 Pazartesi
Rüya (2 Aralık 2012)
Bu rüyayı yazıp sonsuza kadar hafızamdan söküp atmakla, yazmayıp O'na dair kalan son birkaç hayal kırıklığını daha ortalıktan kaldırmak arasında uzunca bir süre düşündüm, yani iki saat.
***
Amerikan filmlerindeki hapishanelere benzeyen yapıların arasında hızlı adımlarla dolaşıyorum. Başlarda hangi yapının arkasında bir çıkış var acaba diye başladığım bu dolaşma eylemi sonraları çıkışları bulamadıkça yerini bir endişeye bırakıyor. Burası bir labirent adeta. Oradan oraya koşarak geçirdiğim bir yarım saatin ardından üniversite öğrencilerinden oluşan bir grupla karşılaşıyorum. Beni görmezden gelip yanımdan geçip gidiyorlar. Köşeyi dönmeden onlara yetişiyorum ama birden gözden kayboluyorlar.
Çıkışı aramaktan vazgeçtiğim bir anda tel örgülerle kaplı bir metal kapının açıldığını görüyorum, kapının ardında saatlerdir etraflarında dolandığım benzer binalar var. Eşikte bir adam görüyorum, daha doğrusu 20-22 yaşlarında, genç bir çocuk. Benden en az 3 yaş küçük olduğuna eminim. O'nunla konuşmadan o eşikten geçip gitme arzusuna kapılıyorum. Zaten o da pek benimle ilgileniyor gibi görünmüyor. Yanından geçerken aldığım koku inanılmaz bir arzuya kapılmama neden oluyor. O'nu öpmek istiyorum, arzumun şiddeti artıyor, ne olursa olsun onunla yatmalıyım. Tam önünden geçerken sağ elimle O'na dokunuyorum ve öylece geçip gidiyorum. Arkama bakmaya korkuyorum, O'nu bir daha görememekten korkuyorum. Daha fazla bu endişeyle yaşayamayacağıma emin olup arkamı dönüyorum, yok. Üzüntüyle yoluma devam edeceğim anda karşımda onu buluyorum. Gidelim diyor ve elimden tutup beni çekiştiriyor. Binalardan birinin içine giriyoruz, bu soluk renkli taş binaların içi nasıl oluyor da böylesine renkli olabiliyor diye şaşkınlıkla etrafı incelemeye çalışıyorum. Beni yine elimden çekiştiriyor, bir odanın kapısını açıp içeriye itiyor beni, bekle diyor ve kapıyı üstüme kapatıyor. Rengarenk koltuklar ve tavana kadar uzanan dolaplarla kaplı bir odadayım. Kanepelerden birinin üstüne bir kutu var, açıyorum. İçinden platin sarısı saç boyası çıkıyor. Boyanın yanında bir düzine serum var. Serumların içi de sarı sıvılarla dolu. Üzerlerinde, ''renk pigmentlerinizi sabitlemek istiyorsanız bunları da kullanın.'' yazıyor. Nedense bu kutunun Bade İşçil'e ait olduğuna eminim. Hatta bana kızacağını düşünüp paketi toparlamaya çalışıyorum.
O sırada odanın kapısı açılıyor ve üç adam giriyor içeri. Üçünü de tanıyorum. Şaşkınlığımı belli etmeden bir şeyler söylemek istiyorum. İkisi dolapların arkasına doğru yönelip gözden kayboluyor. O ise bana doğru yürüyor. Mutlulukla kızgınlık arasında gidip geliyorum. Ama kesinlikle O'ndan nefret ediyorum. Emin olduğum tek duygu o an için nefret. Bana bir dizi saçmalıktan söz ediyor, her bir kelimesi O'na olan nefretimi kesin kılıyor. Başka türlüsü mümkün değil. O'nu birdaha görmek istemediğimi söylemek istiyorum ama bunu dile getirmek bile büyük bir zaman kaybı gibi geliyor bana, sadece oradan çıkıp gitmek istiyorum. Sağımızdaki dolabı basit bir kuvvetle O'nun üzerine yıkıyorum. Arkama bile bakmadan odadan çıkıp gidiyorum. Eşikteki çocuk çıkıyor yine karşıma, artık onu arzulamadığım gibi kendimden de utanmaya başlıyorum ama onunla öpüşmek zorunda hissediyorum kendimi. Tam öpüşmek için ona yaklaşacakken elinde Wilhelm Reih'ın 'Dinle küçük adam' isimli kitabını görüyorum. Kitabı yıllardır sır gibi sakladığım kütüphanemden çaldığına eminim. Kitabı açıyor çocuk, rasgele olduğunu düşündüğüm bir sayfayı açıp kitabı bana uzatıyor. Altı göz kalemiyle çizilmiş satırları gördüğümde kitabın bana ait olduğuna emin oluyorum. İçeri dön ve O'na oku diyor. Hipnotize olmuş gibi gerisin geri elimde kitapla odaya dönüyorum. Devirdiğim dolabın altında kanlar içinde yatan adama şunları okuyorum;
''Ve bu yüzdendir ki çocuklardan nefret eden bir öğretmensin. Gelişme yok sende, yeni bir düşünce geliştirmene olanak yok, çünkü sen yalnızca aldın bugüne dek, bir başkasının gümüş tepside sunduğu şeyi kaşıkladın yalnızca. Bunun neden böyle olduğunu anlayamıyorum diyorsun öyle mi? Ama başka türlü olamaz ki? Bunun nedenlerini ben söyleyebilirim sana. Küçük Adam, çünkü sen, bir hayvan gibi huysuz bir halde bana geldiğinde tanıdım seni; seni o halinle gördüm. Büyük bir boşluk ya da güçsüzlük duyduğun, ya da ruhsal akılsal sağlığının en bozuk olduğu anda geldin bana. Böylece, seni tanıdım. Sen yalnızca çorbaya kepçe daldırmasını bilirsin, yalnız almasını bilirsin sen. Bir şey yaratamaz, veremezsin. Çünkü temel bedensel davranışın sürekli olarak kendini tutmanı ve kin gütmeni gerektiriyor; çünkü içinde gerçek ve doğal sevgi ve verme duygusu uyandığında birden paniğe kapılıyorsun. Sendeki alma eyleminin temelde yalnızca bir anlamı var: Kendini büyük bir oburluk içinde parayla, mutlulukla, bilgiyle doldurmak istiyorsun, çünkü kendini boş, aç, mutsuz hissediyorsun Küçük Adam; gerçekten bilgili saymıyorsun kendini, ya da gerçekten öğrenmek istediğine inanmıyorsun. Gene aynı nedenle hakikatten kaçıyorsun.''
***
***
Amerikan filmlerindeki hapishanelere benzeyen yapıların arasında hızlı adımlarla dolaşıyorum. Başlarda hangi yapının arkasında bir çıkış var acaba diye başladığım bu dolaşma eylemi sonraları çıkışları bulamadıkça yerini bir endişeye bırakıyor. Burası bir labirent adeta. Oradan oraya koşarak geçirdiğim bir yarım saatin ardından üniversite öğrencilerinden oluşan bir grupla karşılaşıyorum. Beni görmezden gelip yanımdan geçip gidiyorlar. Köşeyi dönmeden onlara yetişiyorum ama birden gözden kayboluyorlar.
Çıkışı aramaktan vazgeçtiğim bir anda tel örgülerle kaplı bir metal kapının açıldığını görüyorum, kapının ardında saatlerdir etraflarında dolandığım benzer binalar var. Eşikte bir adam görüyorum, daha doğrusu 20-22 yaşlarında, genç bir çocuk. Benden en az 3 yaş küçük olduğuna eminim. O'nunla konuşmadan o eşikten geçip gitme arzusuna kapılıyorum. Zaten o da pek benimle ilgileniyor gibi görünmüyor. Yanından geçerken aldığım koku inanılmaz bir arzuya kapılmama neden oluyor. O'nu öpmek istiyorum, arzumun şiddeti artıyor, ne olursa olsun onunla yatmalıyım. Tam önünden geçerken sağ elimle O'na dokunuyorum ve öylece geçip gidiyorum. Arkama bakmaya korkuyorum, O'nu bir daha görememekten korkuyorum. Daha fazla bu endişeyle yaşayamayacağıma emin olup arkamı dönüyorum, yok. Üzüntüyle yoluma devam edeceğim anda karşımda onu buluyorum. Gidelim diyor ve elimden tutup beni çekiştiriyor. Binalardan birinin içine giriyoruz, bu soluk renkli taş binaların içi nasıl oluyor da böylesine renkli olabiliyor diye şaşkınlıkla etrafı incelemeye çalışıyorum. Beni yine elimden çekiştiriyor, bir odanın kapısını açıp içeriye itiyor beni, bekle diyor ve kapıyı üstüme kapatıyor. Rengarenk koltuklar ve tavana kadar uzanan dolaplarla kaplı bir odadayım. Kanepelerden birinin üstüne bir kutu var, açıyorum. İçinden platin sarısı saç boyası çıkıyor. Boyanın yanında bir düzine serum var. Serumların içi de sarı sıvılarla dolu. Üzerlerinde, ''renk pigmentlerinizi sabitlemek istiyorsanız bunları da kullanın.'' yazıyor. Nedense bu kutunun Bade İşçil'e ait olduğuna eminim. Hatta bana kızacağını düşünüp paketi toparlamaya çalışıyorum.
O sırada odanın kapısı açılıyor ve üç adam giriyor içeri. Üçünü de tanıyorum. Şaşkınlığımı belli etmeden bir şeyler söylemek istiyorum. İkisi dolapların arkasına doğru yönelip gözden kayboluyor. O ise bana doğru yürüyor. Mutlulukla kızgınlık arasında gidip geliyorum. Ama kesinlikle O'ndan nefret ediyorum. Emin olduğum tek duygu o an için nefret. Bana bir dizi saçmalıktan söz ediyor, her bir kelimesi O'na olan nefretimi kesin kılıyor. Başka türlüsü mümkün değil. O'nu birdaha görmek istemediğimi söylemek istiyorum ama bunu dile getirmek bile büyük bir zaman kaybı gibi geliyor bana, sadece oradan çıkıp gitmek istiyorum. Sağımızdaki dolabı basit bir kuvvetle O'nun üzerine yıkıyorum. Arkama bile bakmadan odadan çıkıp gidiyorum. Eşikteki çocuk çıkıyor yine karşıma, artık onu arzulamadığım gibi kendimden de utanmaya başlıyorum ama onunla öpüşmek zorunda hissediyorum kendimi. Tam öpüşmek için ona yaklaşacakken elinde Wilhelm Reih'ın 'Dinle küçük adam' isimli kitabını görüyorum. Kitabı yıllardır sır gibi sakladığım kütüphanemden çaldığına eminim. Kitabı açıyor çocuk, rasgele olduğunu düşündüğüm bir sayfayı açıp kitabı bana uzatıyor. Altı göz kalemiyle çizilmiş satırları gördüğümde kitabın bana ait olduğuna emin oluyorum. İçeri dön ve O'na oku diyor. Hipnotize olmuş gibi gerisin geri elimde kitapla odaya dönüyorum. Devirdiğim dolabın altında kanlar içinde yatan adama şunları okuyorum;
''Ve bu yüzdendir ki çocuklardan nefret eden bir öğretmensin. Gelişme yok sende, yeni bir düşünce geliştirmene olanak yok, çünkü sen yalnızca aldın bugüne dek, bir başkasının gümüş tepside sunduğu şeyi kaşıkladın yalnızca. Bunun neden böyle olduğunu anlayamıyorum diyorsun öyle mi? Ama başka türlü olamaz ki? Bunun nedenlerini ben söyleyebilirim sana. Küçük Adam, çünkü sen, bir hayvan gibi huysuz bir halde bana geldiğinde tanıdım seni; seni o halinle gördüm. Büyük bir boşluk ya da güçsüzlük duyduğun, ya da ruhsal akılsal sağlığının en bozuk olduğu anda geldin bana. Böylece, seni tanıdım. Sen yalnızca çorbaya kepçe daldırmasını bilirsin, yalnız almasını bilirsin sen. Bir şey yaratamaz, veremezsin. Çünkü temel bedensel davranışın sürekli olarak kendini tutmanı ve kin gütmeni gerektiriyor; çünkü içinde gerçek ve doğal sevgi ve verme duygusu uyandığında birden paniğe kapılıyorsun. Sendeki alma eyleminin temelde yalnızca bir anlamı var: Kendini büyük bir oburluk içinde parayla, mutlulukla, bilgiyle doldurmak istiyorsun, çünkü kendini boş, aç, mutsuz hissediyorsun Küçük Adam; gerçekten bilgili saymıyorsun kendini, ya da gerçekten öğrenmek istediğine inanmıyorsun. Gene aynı nedenle hakikatten kaçıyorsun.''
***
28 Kasım 2012 Çarşamba
28 Kasım 2012
Fotoğraftaki gizli objeler:
-Adgar Allan Poe baskılı bira kapağı. Birasının tadı korkunçtu.
-El değmeden üretilmiş 1972 yılına ait 'In God we Trust' yazılı Amerikan bozuklukları; 2 one cent, 1 one dime, 1 half dollar, 1 five cent, 1 quarter dollar.
-Arkasında Kızılkule, Alanya baskısı olan mor yazılı 250.000 Türk lirası. Başkan yardımcısının imzası Atatürk'ü işaret ediyor.
-Gidiş-dönüş alınmış ama sadece gidiş olanı duran New York uçak bileti.
-Otel çalışanlarının kullandığı yaka kartı, Hospitality service provider, isim kısmında 'Leni' yazıyor.
-42 adet İdo bileti.
-34 adet Kamil Koç otobüs bileti, biri Antalya, kalanları İstanbul-Çanakkale yolculuğu.
-Pink floyd Meddle albüm kaseti, Unkapanı'nda çoğaltılmış, kapağı kırık, sanırım biri üstüne basmış.
-2'si aynı kişiden 3 adet mektup.
-Bir alışveriş listesi, 10 Ocak 2012 tarihli, anladığım kadarıyla fırında levrek yapmışım ve yanında beyaz şarap içilmiş. Savignon Blanc üzümleri.
-Nereden geldiğini bilmediğim bir golf eldiveninin sol teki, bayanlar için.
-Harley Davidson botlarımın hiç kullanmadığım yedek bağcıkları.
-Sadece ilk iki sayfası işlenmiş bir pasaport, süresi dolmuş, yeniletmek gerekiyor.
-İçine peçeteler sıkıştırılmış bir converce anahtarlığı, bir şekilde ıslanmışlar ve peçetelerde yazanlar okunmuyor.
-Paslanmış divit uçları, kalemini bulamadım. Mürekkep hokkaları akmış, sadece mavi ve kırmızı olanlar delinmeden sağlam kalmış.
-Yarısına kadar kullanılmış 5B resim kalemi, hangi resimde kullandığımı çok iyi hatırlıyorum.
-14 parça lego, 8 tanesi çatıya ait kırmızılardan.
-Biri 2.5 diğeri 2 numara olan iki adet alto saksofon kamışı.
-O'nun kalemi, 1. sınıf genel matematik dersine çalıştırdığım gün bende unutmuştu.
-1.7 oz, 50 ml'lik Lancome'un Miracle parfüm şişesi. Tamamen boş.
-Beethoven'a ait, The Spirit of Freedom cd'si, 1 dolara alınmış, özel kutusunda. Benzer şekilde Mozart'a ait, Musical Masterpieces cd'si, yine 1 dolar.
-Bir taş parçası, Drakula'nın Transilvanya'daki şatosundan gizlice kopartılmış. Bunu yalnızca iki kişi biliyor.
Kalan eşyaları ben de okuyamıyorum buradan, silik kalmışlar. Uygun toprak bulduğumda gömeceğim hepsini.
23 Kasım 2012 Cuma
Where the Wild Roses Grow
Avla avcının mesafesi daraldığında, hemen gidelim dedim O'na, biran önce yanımıza alabildiğimiz kadar düş alırsak zamanın içinden akıp geçmemiz an meselesiydi. Cevabı 8 ay 19 gün dallanıp budaklandı..
Ancak böyle var olabiliyordum tabi ben. Yine kelimelerle birbirimize saldırıyorduk işte. Çatışıyorduk. Kendimizle ya da birbirimizle, hala bilmiyoruz. Aynı anda kaybediyoruz. Haklı olduğu bir diğer konuysa yan yana gelmemizin bile büyük bir risk olduğu. Artık bunu biliyoruz. Beni en kestirme yoldan susturmak istemesi de bundan. Bu şekilde susturularak insan eninde sonunda bir yerlere varır sanıyordum..
-Bana saldırmayı seviyorsun.
-Daha yapmadım bile.
-Kelimelerinizin o çok güvendiğiniz gücüyle yapıyorsunuz bunu bayım, devam edin. Buna son verdiğiniz gün fırtına kopacak ve öleceğiz.
Kesinliği olmayan bir cümleye tek bir noktayla kesinlik kazandırılabilir. Muğlak olanın yere basan ayakları, toprağa saplı kökleri muallakta kalanın dallanıp budaklanmış benliğinde can bulabilir. Gel beni bul beni bul beni bul!
-Şüpheliyim.
Çocuktum ben, sahi gerçekten anlamadı mı? O da eskiyenlerdendi.
-Eskittiniz, sen ve senin gibiler.
Biz aynıyız, kadınlar, hatırladın mı? Hepimiz birbirimizi çağrıştırıyoruz, çünkü hala yaşıyoruz ve yaşatamadıklarımız bir türlü bizden intikam almayı başaramıyor. Bu da bizi biz ve bizim gibiler yapıyor. Bu harika bir şey. Orijinali benzerinde koruyabilirsin, orijinalinde değil.
-Evlenelim mi Gülcan?
Hafta bitmeden yitip gitmezsem, elbette!
Kaç farklı soru, kaç farklı yanıt bulursa bulsun her birini yaşamış gibi oluyoruz. Sorular değişiyor, yanıtlar değişiyor ama sonuçları hiç değişmiyor. Yalnızca diğer bir ihtimali düşünüp kendimizi iyi hissediyoruz, diğer ihtimalin bir diğerinin aynısı olduğunu bilmeden. Geride kalanları görünce apar topar siktir olup gitmek isteyişimiz bundan.
21 Kasım 2012 Çarşamba
November
Kendine yeni bir hikaye arıyordun, ne zaman sana hayır desem hikayen yarım kalıyordu. Tutulduğun anksiyete nöbetlerini başka nasıl açıklayabilirdik ki sevgili Tan? Huzur içinde uyu.
15 Kasım 2012 Perşembe
Ben varım.
Tarihi kazananları yazmaya başladı kenara Eroica, siktir olup gitmeden hemen önce not etti bak bunları. Orospu çocuklarından söz etmedi, gerek yoktu. Çok değil, şurada birkaç saat sonra unutacaktı zaten onu kimlerin geberttiğini, kanına girenleri, kanına girdiklerini..
Sol kolumda gereksiz bir ağrı, kedi kafasıymış meğerse, ağır çekimli yaşıyorum hep, algılamam zaman aldı bu yüzden, zayıf kaldı. Yalnızlık çekiyor. Seni mi? Efendim? Kedi diyorum, yalnızlık çekiyor. Ha, o mu diyorum, kucağımda uyumak istemesi bundan. Sessizliğe tahammülü de yok, hayret bi şey! Sıkılıyorduk, iki meyveli yoğurt açtık, muzlu olanı ona verdim, hiç sevmem. Bana mı sordum muzlusunu alırken.
Anesthetize'dan bir ahh geldi, bileğindeki çekici düşürdü ayağına, başparmağına. Gerizekalı. Bu yüzden geç kaldı yine, sütlaç yapmaya karar verdi, çiçek ekse daha iyiydi, pişmiş pirinç tohum vermezdi. Beetle bunu duyunca ayaklandı, iki yaprak bir olup saksıya dayandı, köklerini topraktan sıyırdı, üstümüze yürüdü. Ice tea mango verdik ona da, bir dikişte bitirdi, ağaç oldu. Evrimini duyan Darvin dayandı kapımıza, bize mutluluğun resmini çizdi. Ben beğenmedim pek ama Leni resmi görünce ağladı, histerik orospu. Sonra da resme tırmandı, ayağı taşa takıldı, resimden düştü, sol kolunu kırdı. Taşı sıktı Eroica, içinden acıyı çıkardı.
Ayak uyduramadığımızı fark ettim, Anesthetize'ın gemisine bindiğim gibi suya atladım. Gemi biraz su aldı. Ben iyiyim sandım. Asmadan ölmeyeceğim! B rh(+) kan grubum, bi bok bilmiyorsunuz. Ama katlin vacip oldu artık. Sen bana mı baktın?
Yalan olmuş bir hayatın nafile çırpınışları gibi bu laflar, sen ne halt ettiğini sanıyorsun? Bana kırılan hayallerin çıkardığı sesi tarif edebilir misin, müzik kulağın iyiyse yapabilir misin?
Biri beni sevsin. Histerikli orospu!
Toparlanalım önce, bunu tolere edebiliriz. Yengeç'e gideriz, hemen şimdi, biralar benden, haydi.. Sevgiler ve öpücükler..
13 Kasım 2012 Salı
Geriye, başlangıca.
Şimdiye kadar olması gerekeni yaptığımız gibi, geç kaldığımız günlerin acısını çıkarmak isteyişimiz, sonra birden düşmemiz gibi. Düşüp yeniden ayağa kalkmak istemeyişimiz, yerin dibine sokacak olanı bekleyişimiz gibi, kimseye hiçbir şey anlatamayacak olmamız, kabullendiğimiz halde beklememiz gibi. Sonra o bir kişiye dünyayı dar etmemiz, zaten dünyanın dar olduğunu idrak etmemiz gibi.
Soru sormayı bırakalı bir asır var, bu böyle olmamalıydı demeyi öğrendiğim günden beri içimi kemirmekten başka yaptığım hiçbir şey yok. Üstelik birine; 'gitme kal' derken, kendime; ne yaparsan yap asla geri dönme diyorum, mesele çok basit, aklı başında biri olarak kalabilmek adına tüm çabam. Şimdiyse yorgunluktan ölüyorum.
Sev beni, sev! Yalvarırım beni sev..
O gece Kadıköy'de karşımızda iki yol vardı, biz aynı sebepten karanlık olanı seçtik. Birbirimize güvenmediğimiz için, biri diğerini yarı yolda bırakamasın diye aynı karanlık yola el ele girdik.
5 Kasım 2012 Pazartesi
Beat Generation Blog Okurlarına;
''Elim ona ulaşmıyordu. Elime bir şey olmuştu. Çok kirliydi. Dünya kirliydi herhalde. Tırnaklarım uzamıştı. Kök rengindeydiler. Köktüler. Birisi beni ekmişti. Toprakta büyüyordum. İlk kez ayaklarımı gördüm. Ayakkabılarımın uçlarından tırnaklarım fırlamıştı ve dışarı doğru büyüyorlardı, ve kök rengindeydiler. Tüm bedenim büyüyordu. Yüzüme dokundum o da büyüyordu. Başka bir yüz halini alıyordu.''
*Lawrence Ferlinghetti, Her.
22 Ekim 2012 Pazartesi
Famous Blue Raincoat
Yokluğunu düşündüm, hiç canım yanmadı. Sana anlatabileceğim pek bir şey kalmadı. Seni yenmeme gerek kalmadı. Sabah olduğunda beni aramana gerek kalmadı.
16 Ekim 2012 Salı
Sour Times
Korkunç kuralları olanlar, yıldızların ağır çekimde de kayabileceğine inanmayanlar, filmin sonunu getiremeden sevişenler, yalnızca bugüne inananlar, iki ordu bir olup masa başında savaş kazananlar, her şeyden habersiz kentin sokaklarında emin adımlarla yürürken öldüler.
Sen, izlemeye devam ettin.
Paltonun yakasını sanki soğuk varmış gibi, üşüyormuş gibi kaldırdın. Ayakların birbirine dolaştı, düşmeden hemen önce var gücünle seslendin; sev beni, ben seni uyandırırım.
Sesin çatladı ve öksürüğüne karıştı, rüzgarın şiddetiyle yön değiştirip bana sarıldın, kimse bizi görmedi.
Bizler ancak kendi kurmaca öykülerimizle hayattaydık.
Üşümemek için müziği açık bırakır, gözlerimizi boşluğa dikip fincanlarımıza uzanırdık. Bir anda karanlık çökerdi odaya, çok geç kalırdık.
Şehri tamamen kaybetmeden gidelim derdim sana, nüfus düşüyor, bunu kimse bilmiyor.
Başkaları tarafından arzulanan kadınları sevdikçe sen, O'na yüklediğin kalıcı değer hep aynı yerde tutacak seni. Sadece beni düşünsen de olur diyeceksin yine, hissedeceğinden kuşkum olmayacak.
En az bir gün daha orada kalacaksın. Başka türlüsü zor, ağlayan bir kadınla sevişmek yerine, sevişirken ağlayan kadınları tercih etmek kadar politik...
Yaşam denilen şeyin üstesinden gelebildiğimizde, yapılacak işler birikecek. Birden, elin göğüs kafesinde, içinde her şeyin yıkılıp çöktüğünü göreceksin, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Tek kelime konuşmadan anlaşacağız, son bir kez uyanacağız, doğmamış olarak.
Kim bilir belki de sahiden, kendini gizleyerek zaman algını yitiriyorsun. Kendi kendini kandırarak, sessizliğe terk edilmiş bir enkazı devralıyorsun.
Yine de bir yol buluyorum, sana ait olanı, küçük bir çerçevenin dışında hiç kimseyi önemli kılmayan donuk benliğimden bir gecede söküp attığımda, yarın olduğunda, uykumun ortasında alçak bir sesle, bir kez daha aynı cümleyi tekrarlayıp, açık kalan müziği kısıyorum, nobody loves me.
19 Eylül 2012 Çarşamba
Açık oturum
Toprağı dinliyor.
-Nasıl yani?
Orada öylece oturup durmuyor, giydiği oyuncak bebek elbisesiyle yeni bitkiler ekiyor. Biraz büyüyüp kurusunlar diye kendini detaylara gömüyor. Yeteri kadar derine kök salamayan her bitkinin sonu da budur hem. 3 ay önce ektiği limon ağaçlarını bir düşün. Hepsi gerçek, hepsi ölü! Öyle şeyler söyledi ki onlara, botanikçi kadın bile görünür bir ölüm sebebi bulamadı. Önce gölgeleri kaybolmuş ortadan, öyle söylüyor.
-Zaten yağmur yağıyor, bitkileri sulaması neden?
Tam bir yalnızlık öyküsü bu. Bir başımıza kaldığımızda kendimize anlattığımız türden. En az yedi sekiz kez gözlerimizi kırpıştırmadan göz yaşlarımıza engel olamadığımız anlardan biri gibi. Hep aynı hikaye, kadın seviyor, adam gidiyor, adam dönüyor, kadın hatırlamıyor, sonra kadın ağlıyor, kadınlar hep ağlıyor..
-Gidelim artık.
Şimdilik burada kalabiliriz, ağlayan kadınları tutuklamaları için birini gönderiyor O. Henüz bilmediği çok şey var. Kadınlardan biri onu tanıyor. Bakıyor, kahkaha atıyor, kelepçeli bileklerini gösteriyor, arkasını dönüp gidiyor.
-Bir şeyler yap, toprak yiyor.
Zamanında her işini kendi görürdü, birini düşünürken diğerini kenara bırakır ve böylece her şey affedilirdi. Sonra bu ona çok görüldü. Herkes çirkinliğini konuştu. Buna rağmen asla yeteri kadar uzağa gidemedi, boş, üçüncü sınıf hayaller, sürekli kendini tekrar eden, kayıp öfkeli adamlar.. Bunu herkes bilmiyor, bilmesin. Bilincinin gerisinde ön yargılar, kompleksler, güçsüzlükler bulunan bu kayıp adamlardan biri her an, hala öfkeli olarak ortaya çıkabilir.
-Kayıtsızlığı merak uyandırıyor.
Öyle güzel siktir olup giderlerdi ki hayatından, ne söylese bir eksik kalırdı. Lacan'ın işçiliği de olmasa hiçbirini yakalayamazdı, sokaklar yitik olanlarla, orada burada kahve molası verenlerle dolup taşardı bu yüzden. Hepsini bağrına bastı. Tekrar tekrar, hep aynı şefkatle. Kağıttan gemiler yaptı, bazen kırmızı, -ki hep orada kalabilmek içindi bu- bazen yeşil flamalı, -uzaklara gidebilmek için bu da.- Voyage 34'ünü gördünüz mü hiç, dört katlı olan.. Sonra, battı. Nerede yanlış yaptığını ancak o zaman anladı. Bir daha da asla uzaklaşmaya çalışmadı. En azından biz ona inanıyoruz.
-Sen, olması gerekeni yapıyorsun.
Bütün bu sıkıntılar tek bir kaynaktan beslendi durdu yıllarca, hepsi bu. Yüzündeki şaşkınlığı, sağ göğsündeki kist zamanla dışa vurup yeşilden mora, siyahtan sarıya dönüştüğünde silebildi.
-O halde, şimdi?
O'nu ben de bırakacağım evet.
-Yalvarırım O'na bunu yapmayın.
O kadar şeyden sonra bu kadına yüklediğin artı değeri Jung nasıl açıklardı biliyor musun?
-Açıklayamazdı, rüyalarımı başkalarıyla paylaşmam ben.
''Herkes ve her beden bağlantıyı kaybediyordu. Her beden. Durum böyleydi. Bedenler gittikçe birbirinden uzaklaşıyor, yine de hala sevişmek için kullanılıyorlardı. Sevişmek sevginin kendisi hakkında bilgi sahibi olmanın bir yolu olmalıydı. Sanki sevişmekle sevmek arasında doğrudan bir bağlantı varmış gibi. İkisi arasında gerçek bir bağlantı. Metrodaki karşılıklı gidip gelen sistem gibi, bedenler bağlantı aracıydı. Sevişmek yaşamın var olduğunu kanıtlamanın bir yoluydu, sevginin kendisinin, tinsel sevginin var olan bir şey olduğunu kanıtlamanın bir yolu. Bedenlerle sevişmek bunu kanıtlamanın sözlü biçimiydi, var oluşun dili.''
10 Eylül 2012 Pazartesi
Your Cave
Üzerinde taşıdığın kimliklerden yalnızca biri başka başka kadınların gölgesine düşüyor. Sen, uzaktan izlediğim bu kadınlar tarafından terk edilmeyi arzuluyorsun. Ne yazık ki bu asla olmuyor sevgilim, ne zaman terk edilecek olsan, bir ayrılık anksiyetesine kapılıyorsun. Otoriteye baş kaldıran bu tutumun onlarca kadının aynı anda orgazm olmasına neden oluyor.
Seni asla affetmeyeceğimi biliyorsun. Yine de, bir görünmez el gerçeği, bu meta kadınlarına en az senin kadar bağlıyor beni. Her birine ayrı ayrı minnettar kaldığım anlardan birini yaşatıyorsun bana..
Az önce doldurduğun fincanımdan, hemen içmemem gerektiğini düşündüren bir duman yayılıyor. Neyse ki seni dinlemiyorum, yine. Sahibi bilinmeyen bir ayrılık anksiyetesini gururla ayaklarının altına alıyorsun. Yanlışlıkla basıyorum üstüne, ojemin kırmızısı çatlıyor, kilimin ucu hafifçe yukarıya kıvrılıyor. Bir an önce gitmezsem bu karmaşanın asla düzelmeyeceğini, her gün biraz daha acı çekeceğimi söylüyorsun. Benden alınmış tek gerçeksin.
Dinledikçe hatırladığın şarkılar yerine koy beni, ne yaparsan yap asla geri dönme!
Seni asla affetmeyeceğimi biliyorsun. Yine de, bir görünmez el gerçeği, bu meta kadınlarına en az senin kadar bağlıyor beni. Her birine ayrı ayrı minnettar kaldığım anlardan birini yaşatıyorsun bana..
Az önce doldurduğun fincanımdan, hemen içmemem gerektiğini düşündüren bir duman yayılıyor. Neyse ki seni dinlemiyorum, yine. Sahibi bilinmeyen bir ayrılık anksiyetesini gururla ayaklarının altına alıyorsun. Yanlışlıkla basıyorum üstüne, ojemin kırmızısı çatlıyor, kilimin ucu hafifçe yukarıya kıvrılıyor. Bir an önce gitmezsem bu karmaşanın asla düzelmeyeceğini, her gün biraz daha acı çekeceğimi söylüyorsun. Benden alınmış tek gerçeksin.
Dinledikçe hatırladığın şarkılar yerine koy beni, ne yaparsan yap asla geri dönme!
24 Ağustos 2012 Cuma
17 Ağustos 2012 Cuma
Saturday Come Slow / Better Things
''Saturday come slow, do you love me? Is there nothing there!''
2 merdiven vardı, hemen dibimde. Gözlüklerim vardı, mor çerçeveli, o cumartesi randevu saatimize daha 45 dakika vardı.
Üstteki şarkı seni ilk kez gördüğüm günü, Better Things'te sıkışıp kalmışlığım da bugünü hatırlatsın daima..
11 Ağustos 2012 Cumartesi
Konu Yok
-Dinledikçe beni hatırla..
--Hep hatırlayacağım seni!
-Hayır, hatırlamayacaksın.
--Unutacağımdan eminsin. Bu canını yakmıyor mu?
-Unutacağından emin olduğum için söylemedim bunu.
--Peki neden? Bunu düşündüren nedir?
-İnsan uzakta olanı hatırlar. ve ben bir gün sana uzak bir yerlerde olacağımı hiç sanmıyorum.
--Yanındaki kadınlarına hiç yokluğunu belli etmemişsin bu durumda. Dahası onlar da yanındayken hep senin olmuş. Şanslı bir adamsın sen.
-Farklı bir şey bu senin bahsettiğin. Siktiret şimdi kadınları.
http://www.youtube.com/watch? v=QYEC4TZsy-Y bilir misin bu şarkıyı? ben çok severim..
Bilirim...
Son 4 yıldır bu hep oluyor. İsimler değişiyor, şarkılar değişiyor, vaatler değişiyor ama bu hastalıklı düşünceler hiç değişmiyor. Her sene aynı dönemlerde, hayatlarına giren yeni kadınlarıyla göz dolduran o pek sevimli, ucuz bar adamları asla yanılmayacağımı bana kanıtlıyor. Fevri hareketleriyle onları bir resim uzaklıktan tanıyabiliyorum, neyse ki... Daha çok şarap tüketmeli, daha uzun birliktelikler yaşamalılar, belki böylece doyumsuz olan arzularını benden uzakta tüketebilirler.
--Hep hatırlayacağım seni!
-Hayır, hatırlamayacaksın.
--Unutacağımdan eminsin. Bu canını yakmıyor mu?
-Unutacağından emin olduğum için söylemedim bunu.
--Peki neden? Bunu düşündüren nedir?
-İnsan uzakta olanı hatırlar. ve ben bir gün sana uzak bir yerlerde olacağımı hiç sanmıyorum.
--Yanındaki kadınlarına hiç yokluğunu belli etmemişsin bu durumda. Dahası onlar da yanındayken hep senin olmuş. Şanslı bir adamsın sen.
-Farklı bir şey bu senin bahsettiğin. Siktiret şimdi kadınları.
http://www.youtube.com/watch?
Bilirim...
Son 4 yıldır bu hep oluyor. İsimler değişiyor, şarkılar değişiyor, vaatler değişiyor ama bu hastalıklı düşünceler hiç değişmiyor. Her sene aynı dönemlerde, hayatlarına giren yeni kadınlarıyla göz dolduran o pek sevimli, ucuz bar adamları asla yanılmayacağımı bana kanıtlıyor. Fevri hareketleriyle onları bir resim uzaklıktan tanıyabiliyorum, neyse ki... Daha çok şarap tüketmeli, daha uzun birliktelikler yaşamalılar, belki böylece doyumsuz olan arzularını benden uzakta tüketebilirler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






