7 Şubat 2013 Perşembe

Robert Plant



6 yaşımdan beri ilk defa bir şeye dokunma arzusuna kapılıyorum; Robert plant'in bir türlü kendini teslim etmeyen gözyaşları. Bu görüntü, 18 yıl önce ulaşamadığım tavan arası kitaplarını getiriyor aklıma.  Tam o anda yolumu değiştirip başka biri haline geliyorum. 
Robert plant, sen heyecanı alınmış bu anlık bakışınla hepimizi tarihe gömüyorsun. 

6 Şubat 2013 Çarşamba

Before the Rain

Kuşlar çığlık atarak siyah gökyüzünde kaçışıyor, insanlar sessiz, beklemek kanıma acı veriyor.



*time never dies and the circle is not round.

Ed Wood




-Kadınlar.. Saf korku onları hem tiksindirir hem de çeker. Çünkü ortak bilinç altlarında çocuk doğurmanın dehşetli acısı var. Kan... Kan korkudur. 
-Biliyor musunuz, bunu hiç düşünmemiştim.
-Sözüme inan. Eğer genç bir hanımla çıkmak istiyorsan onu Drakula'yı izlemeye götür.

1 Şubat 2013 Cuma

Rüya (1 Şubat 2013)



Eski, saman rengi kitaplarımın arasında sakladığım çeşit çeşit tohumları bir sabah boyutuna ve rengine göre ayırıp devasa saksılara ekiyorum. Gece olduğunda saksılardan korkunç bir ses yükseliyor ve içindeki toprak fokurdamaya başlıyor. Korkumu bastıramıyorum ve tam o sırada bir çığlık atıyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi ve yerimden kıpırdayamıyorum.

O ise bütün bu süreçte bahçe kapısında öylece duruyor, bakıyorum, konuşamıyorum ya da ayaklarımı bir santim dahi kıpırdatamıyorum. Bahçe kapısını açıp içeri girmesi için müthiş bir arzu duyuyorum, hiç oralı görünmüyor. Kayıtsız ama sinir bozucu bir yarım gülümseyişe de sahip. Tek istediğim o kapıyı biran önce açması. Ama bu asla olmuyor.

Çok sonra, elinde bir bez bebek olduğunu ancak fark edebiliyorum. Sağ eliyle kolundan yakaladığı bu bebek fokurdamanın şiddetinin artması ve toprağın saksılardan taşması sonucu hareketleniyor. Oracığa yığılmam an meselesi. Emekleyerek bana doğru gelen bu Voodoo bebeği tam ayaklarımın ucuna kadar gelip duruyor ve ayağa kalkıyor.

O anda konuşmaya başlıyorsun; kızımızı doğurmayı kabul etmediğim için O'nu tek başına dünyaya getirmek zorunda kaldığını, ne acılar çektiğinizi, beni asla affetmeyeceğinizi o sinir bozucu yarım gülümseyişinle anlatıyorsun.

Tüm bu süreçte yerde duran ve öylece bana bakan bez bebeğe karşı koyamadığım bir nefret besliyorum. O'ndan kurtulmam gerektiğine eminim. Sana karşı daha fazla kayıtsız kalamayıp bir hışımla kızımızı belinden tek elimle kavrayıp sana doğru fırlatıyorum. Yine emekleyerek bana dönüyor. Bu şekilde bir yere varamayacağımızı, O'nu büyütmek zorunda olduğumuzu söylüyorsun. Bu kez daha çok sinirleniyorum ve yine belinden bir el hareketimle kavradığım kızımızı fokurdamaya devam eden saksılardan birinin içine bastırıyorum, diğer elimle de toprağa baskı yapıp tamamen gözden kayboluncaya kadar bebeği dibe itiyorum. O anda toprağın fokurdaması duruyor, ani bir yağmur bastırıp kilden yapıldığına emin olduğum saksıları eritiyor. Bütün toprak, zemine yayılıyor. Göbek kordonu süzülüp elime uzanan kızımız cenin halinde yerde öylece oturuyor.

30 Ocak 2013 Çarşamba

29 Ocak 2013 Salı

Denise Grünstein'in korkusu


Ne yaparsa yapsın topuklarını asla bir araya getiremeyecek.

Breathe Me!

Az sonra sokaktan sesler yükselmeye başlayacak; tınılarının niteliğine, kademelerine göre sürekli düşen ısının derecesini anlayacağım. Ne var ki, birkaç saat sonra bu soğukta benim bulduğum, artık güce yönelik bir arzu değil, O'nun gidişinden kaynaklanan bir yürek daralması.

Sia - Breathe Me.

Will There Be Enough Water



Öylece hiçbir şey söylemeden ortalıktan kaybolmam olanaksızdı. Her fırsatta oraya gidiyorum çünkü kafama koyduğum şey beni o masaya, yüksek bar taburelerine götürüyor. Mutsuz bir adam bazen bir şey saklamak ister gibi görünüp aslında her şeyi açık ediyor. Hala pek anlamıyorum.

-Niye söyledin böyle bir şeyi?

Arzu ettiğim şeyi bulma çabam bana bunları yaptırıyor. Biraz daha uykusuz kalırsam yeni bir yol arkadaşı edinebilirim ama bu hiç bir işe yaramaz. Kemiklerim kırılıyor. Uykularımda uçamıyorum artık, bir santim bile yukarıya taşıyamıyorum vücudumu, böyle bir kadının öyküsünü anlatan bir kitap yazıyorum. Uykusunda yeniden ayakları yerden kesilebilsin diye bir ömrünü bu işe adıyor. Bu yüzden de yeni birine ihtiyacım var. Beni yeniden gerçek kılabilir, O'nu gördüğüm ilk günden beri bunu düşünüyorum.

-Bu kez nasıl bir yakarışla olacak bu?

Günde en az 2 kez göz göze gelmemiz gerekiyor bunun için; kafamı sağa çevirdiğimde olmalı ilki, kapıdan çıkarken de ikincisi.. Planlanmış her kararla yörüngeden biraz daha uzaklaşacağız, bu iyi. Ses tonunu sevdim, İskoç viski şişesi var elinde, karşısındaki kadına nasıl içilmesi gerektiğini anlatırken şişeyi bana doğru tutuyor, bu daha da iyi. Sayesinde arzu hedefim hiç bozulmadan bir süre daha öylece korunuyor olacak.

-Az sonra olacakları kestiremiyorum nedense..

Farklı bir şey olmuyor, topuklarım üzerinde dönüp kapıya doğru yöneliyorum. Çıkmadan hemen önce piyanonun tuşlarına giden parmaklarım yalnızca iki notaya dokunuyor. Kayıp bir kadının parmaklarından dökülen notalar kimse tarafından duyulmuyor..

24 Ocak 2013 Perşembe

Set The Controls For The Heart Of The Sun

05.04.12, Çengelköy, Tan Tolga Demirci için..

''Max Ernst, kadının hayal gücünden kan çırpan kanatlar yaptı kendine; dişi olan ne varsa yer çekimsiz mabedine hapsetti, olması gerektiği gibi.''TTD.



Hatırlanmış, dışlanmış, kavranamayan bir gerçeklik var, biliyorsun. Ne düşündüğünü, neye karar vereceğini kestirmeye çalışıyorum. Ancak bunu oldukça zorlaştıran durumlar var. Gece dönüyor, gözcüler tarafından izleniyorum, duvarın dibinde bir adam bana el sallıyor, her şey bitiyor. Kapatılmış kapılar ardında yerine getirilmesi gereken formaliteler bunlar. Büyük bir cenaze yemeği artık beni hiç mi hiç tatmin etmiyor.
Ne yapmalıydım hep bir fazlasını bulmak için?

Resim bitti, şarkı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ne yaparsam yapayım Nick Mason'ın elinden o bagetleri alamıyorum. Ne zaman başa dönsek bir tanesi mutlaka elinden fırlıyor. Avuç içinde sakladığı boşluktan  hemen bir yenisi çıkıveriyor. Kimse bilmiyor, ama sahneyi dolduran o duman Waters'ın sigarasından yükseliyor.

Yörüngeden epeyce uzaklaştık, yine de hiç bir pusulaya ihtiyacımız yok. Işıkları kapatmanız kafi, Rick Wright'ı tek başına gölgede bırakın,  parmaklarını seçebilmek istiyorum.

Kız çocuklarına -hayır, demeyi öğretmelisin sevgilim. Yeteri kadar büyüyemeden sarılmalısın boyunlarına, parmak izlerin aynaya baktıkları her an sayılı günleri olduğunu hatırlatmalı onlara.

Beni bırakmalısın!

Hearts A Mess


O'nun bildiği tek şey emin olmak. Benim bildiğimse ateş etmezsem hayatta kalacağı...

-So, you can wait. But, i don't wanna waste my love.

Green Grass

Cibelle söylediğinde sonbahardır. Mevsim normallerinin üstünde seyrediyordur sıcaklık. Sen hep bu havaları beklemişsindir, birlikte gidebilmek için. Mikrofon mu, ihtiyacı yok ki, nasıl olsa söyleyemeyecek beni sevdiğini. Belirli bir kelimeyi yineleyip duracak, plak duracak, Waits duracak, ayaklarım duracak. Yalnız kimse bu kadını durduramayacak. Her zamanki gibi, bir kadın gibi, bütün günü bu şarkıyı söyleyerek durduracak.




Joshua James söylediğinde atmosfer yoktur. Soluk alıp vermek, ben de buradayım demek yoktur. Yutkunmak yoktur. Kimse yoktur, O dahil. Tek gerçeklik yatağının üstünde şarkı söyleyen, elleriyle olmayan kadınını arayan bu adamdır. Sahi koltuktaki adam da kim? Görüldüğü kadar renkli değildir tınıları. Sonuç olarak 2-3 yıldan fazla yaşamazsınız.
                                       .





...ve son kez Tom Waits söylediğinde, dudaklarının kıyısında yaşadığınız gerçeği ile burun buruna gelirsiniz. Islığıyla birlikte düşersiniz. Ne var ki, gitti. Şarkısını da götürdü beraberinde.






WESTERN XTERMINATOR



Acının dinmesi mi? Ölümün var olan şeyi silip geri kalan her şeyi olduğu gibi bıraktığına, diğerinin varlığını sadece bir ıstırap kaynağı olarak algılayan kişinin kalbinden ıstırabı çekip çıkardığına, ıstırabı çıkarıp, yerine başka bir şey koymadığına, gerçekten inanabilir miyim? Istırabın dinmesi! Bir gün bu yüzden intihar edeceğim.

17 Ocak 2013 Perşembe

What do you think?

Ne düşünüyorsun?




Odadaki en uzak mesafeyi hedef noktası seçen ya da tavanda aşina olduğu sayılacak tahtalardan bulamayıp çatlayan betona odaklanan, bazen sadece uykulu bakan, bazen kapalı olduğu halde yuvalarında rahat durmayan o dalgın gözlere, sürekli yaptığınız şeyi yapıp bu soruyu yöneltmeyiniz.

-Hiç!

Bunu neden yapar biliyor musunuz?
Hayır mı?
O halde bazen ölümüne susmanız gerekiyor.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Yabancılaşma

İçinde bulunduğun hayatlarda suça iştirak etmenin bir yolu da kayıtsızlıktan geçer.

Sonunda oradan gittim. Öyle sakin, usulca değil ama, Celine'in sözleri aklımdayken nasıl sakin kalabilirdim hem; 'Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Zaten önünde sonunda her insanın başına gelir bu, sizi sınıflandırırlar.'

Hayal kırıklığı!

Boyalı ellerimden akıyor, en çok da koyu bir kırmızı. Bu kırmızılıkta yapılan her resim başkalarının gözünde beni sanatçı yapıyor. Zaten her anne kızının bir gün kendi hayallerini gerçekleştireceğine inanır. Benimki de inanıyor. ''Ağlasana biraz!'' diye bağırdı bana bu sabah, ''yıllarca bekledim belki yalnızca büyüdüğün zaman ağlayabiliyorsundur diye, dünyanın en sakin kız çocuğuydun sen hep. O yüzden de büyüyemedin hiç, baksana.''

İnsanlar konuşuyor, sürekli kendilerini anlatıyorlar, bunu kimse fark etmesin diye de çeşitli yollar deniyorlar. Ben görüyorum, herkes görüyor ama kimse bu deliliğe sesini çıkarmıyor. Başkalarından söz eder gibi kendi aşağılık egolarına kan pompalıyorlar. Bozuk kan hala hayatta olanları yavaş yavaş öldürüyor, zaten ölü olanlar içinse bir şey fark etmiyor. Onların istediği şekilde başlamadıysanız söze, cümlenizi tamamlamanıza izin vermiyorlar. Bu kadar esip gürlemeleri de bu yüzden. Onlar dile getirmediği sürece başkalarının cümleleriyle yaşıyor oluşunuz da tam bir rezillik hem. Önce onlar, hep onlar! Hem en çok canı yanan da onlardı, umursamazlıkları bundan. Yine de bu kadar az klişeyle bu kadar çok konuşmaları bozuk kanın bütün damarlarını dolaştığının kanıtı.

Kukla gibi bir adam sevmiştim bir keresinde. Herkes çirkinliğini konuşurdu. Şaşılacak bir şey yok, sahiden çirkindi. Çok az konuşurdu, çok fazla sigara içerdi, kim azıcık gülse yüzüne kapılır giderdi. Gidilecek başka bir yer hep vardı. Başka da bir şeye gerek yoktu. Kollarımda ağladığını hatırlıyorum, ağlayan adamlardan nefret ettiğim yıllardı. Tanıdığım bütün adamlardan daha güzel şimdi O. Ağladığı için değil, hayır.

Dünya korkunç bir hızla dönüyor. Gözlerim kararıyor, kulaklarım uğulduyor, bu uğultunun nedeni olan tanıdığım bütün kadın ve adamlar biranda çirkinleşiyorlar, midem bulanıyor. Zaman ilerledikçe insan kimin gerçekten yardıma ihtiyacı olduğunu düşünmeye başlıyor, kendinin mi yoksa kendine bunu yapanların mı?

Üzgün değilim. Sağ göğsümde aldırmayı düşünmediğim bir kist var yalnızca.

13 Aralık 2012 Perşembe

Bir yaratma eylemi olarak ölüm / The Fountain


Eğer algı kapıları temizlenseydi
her şey insana, olduğu gibi
görünürdü: Sonsuz.
*William Blake

İnsan asla yeterince cesur olamıyor. İçinden yaptığı konuşmaları, duymak istediği şekilde gerçekleştiriyor, kendine hayran kalıyor, O'na hayran kalıyor, sonra kendisi tarafından kandırıldığına tanık oluyor, o saatten sonra da başına gelen tek iyi şey farkındalık kazanmak oluveriyor. Başka türlüsü mümkün olsa, yani, birisi çıksa ve yüksek sesle dile getirse tüm bunları, bir başkası önce ölülerimizi gömelim, şafakla devam ederiz çarpışmaya dese, ölülerimizi gömsek, ama sahiden usulünce gömsek..
Bana yanıt verilmiyordu. İzlediğim hiçbir film, okuduğum hiçbir kitap, hatta Proust'un kitapları bile hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Bunlar gerçekten önemli şeyler değildi, yani hayatı bir intikam gibi yaşıyor oluşumuz.
Çok sevdiğim bir kadın pişmanlık dolu iç çekişlerime karşılık şöyle sormuştu geçen gün:

-Bitti mi, ödeştik mi?

-Beni iki vücut bir olup meydana getirdiniz ama ben kendi başıma kaldım, dedim. Bu yüzden hayır, ödeşmedik.

-Peki aldın mı intikamını, yeter mi?

-Hayır yaklaşmadı bile.

Bedensel ölümden bağımsız bir bilinç mümkün, ölüm içgüdüsüyle çatışan, gerçek bir bilinç, biz ona inanıyoruz. İnancımız kaynağını köksüzlükten alıyor. Yani her şey mümkün ve bilinçaltında bir yerlerde hayat buluyor, olması gerektiği gibi. Anneme hayır, henüz bitmedi derken aklımdan geçen nelerdi bilmiyorum, şimdiyse Jung'ın Gölge'si olmaktan kaynaklı bu huzursuzluğu üzerimden atamıyorum.

Göze alamadıklarımız yoruyor bizi, yaşadıklarımız değil. Doktor haklı, 'bütün hayatımız eksiksiz olsun diye çabalıyoruz.'

Az sonra başınıza gelecekleri bir düşünün. Kafanızın içinde ulaşamadığınız bir yer var, yüzük taşıyan sol elinizle oraya hemen şimdi dokunursanız karınız akşama bir bebeğiniz olsun isteyecek. Yüzüksüz elinizle oraya ulaşabilirseniz karınız çoktan ölmüş olacak. Birbirine dolanmış hayatları kıskanıyorum. Ölü kadınları kıskanıyorum.

Size tavsiyem, bu filmi başkalarının sözcüklerini kullanmadan yeniden okumanız. Size ait olanı tereddüt etmeden geri almanız. Ancak o zaman dinlediğiniz müzikle kişisel tarihiniz üzerindeki şüpheyi ortadan kaldırabilirsiniz. 03, Tree of Life; başın geriye düşüp ölümünü kendi omuzlarında taşıması. Gitmeliyim. 06, Xibalba; Hayır onu asla bulamayacaksın. 08, Finish it; Başkalarının hakikatine uyanmayı bırak, bitir onu.

Bitirin. Yoksa henüz tamamlanamadan oracıkta çürürsünüz.


Kalemkahveklavye: Elfaz Dergisi 2 / Muallak sayısında yayınlanmıştır. http://kalemkahveklavye.blogspot.com/2012/12/elfaz-dergisi-2muallak-yaynda.html