21 Şubat 2012 Salı

Rüya (20 Şubat 2012)

Güzel kadınların fotoğraflarından oluşan dev bir kartpostal koleksiyonuna sahipsin. En güzel kadının bulunduğu kartpostalı bulursam bana bir yemek sözü vereceğini söylüyorsun. Tam bulduğumu düşündüğüm anda kartpostaldaki kadın birdenbire çirkinleşmeye başlıyor ve ben bir kez daha aramaya sıfırdan başlıyorum. Bu şekilde günlerce kısmen boş bir meydanda kartpostalları incelemeye devam ediyorum. Aynı meydan, kadınlarınla dans ettiğin bir alanı oluşturuyor. Ben güneşin altında otururken her nasıl oluyorsa sizin bir daire oluşturduğunuz alan hep karanlık.

Bir kez daha en güzel kadını bulduğumu düşünüp dans ettiğin kadınların arasından sıyrılarak yanına geliyorum. Ne var ki kartpostalı eline alır almaz yüzüm düşüyor, yine aynı şey oluyor. Kadın birdenbire çirkinleşiyor.
Bu işin içinden çıkamayacağımı fark ediyorum ve tam vazgeçmek üzereyken, benden lise üniforması giymiş olan kadını getirmemi istiyorsun. Uzun bir uğraşın ardından istediğin kartpostalı buluyorum, ancak hiç de ümitli değilim.



Diğerlerinin yanında hiç de şansı olmadığını düşündüğüm bu genç kadın sen ona baktığın anda inanılmaz bir güzelliğe bürünüyor. Kıskançlığımı böylece ancak bastırabiliyorum. Dudakları adeta canlanıyor fotoğrafta, onu öpmek istiyorsun.
Bana olan yemek sözünü hatırlatıp keyfini kaçırıyorum. Kartpostalı bana geri verip yürümeye başlıyorsun. Peşinden gidip gitmemek arasında kararsız kalmışken, bu üç boyutlu dudaklardan gözlerimi alamadığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp sana baktığımda ne kadar uzaklaştığını görüp panik halinde peşinden koşuyorum. Sana yetişmeye çalışırken, henüz sönmeye başlayan bir jimnastik topuna takılıyor ayağım ve düşüyorum. Düşerken ağır çekimde her hareketimi görebiliyorum.
Her iki elimle sıkı sıkıya sarıldığım kartpostal benden önce, çatlamış toprak zeminle buluşuyor. Bir ses duyuyorum o anda:

''Korkmuyor musun?''

Sesin sana ait olduğunu ancak uyandığım zaman anlayabiliyorum.

20 Şubat 2012 Pazartesi

There Are Other Worlds (They Have Not Told You Of)


Bazen böyle bir müziğe eklenen insan sesine tahammül edemiyorum. Ancak bu defa daha 14. saniyede başlayan bu sese dokunabilmeyi öyle çok istiyorum ki!

Bazen de taklitle ve iki dakikadan sonra olacakları göremiyor oluşumla gurur duyarken, baş parmağımla işaret parmağımın hemen birleşiminde duran, henüz kabuk bağlamış yara izimde gördüğüm her kesik bu şarkının sözleri oluveriyor.

Bana inanmıyor musun, hayal gördüğümü mü düşünüyorsun? Ben duyuyorum, bir sebepten.

Hiç dinlemezsen bütün bunlara şahit olamazsın ki!

14 Şubat 2012 Salı

Rüya (13 Şubat 2012)


Akbaba kafasına sahip insan görünümlü iki yaratık tarafından yenmek üzereyim. Daha sıska olanın içinde saklanıyorum, bunu fark ediyor ve beni karnımdan yemeye başlıyor. Aile bireylerimden bir topluluk görüyorum ileride, ilk önce bağırmakta tereddüt ediyorum. Çünkü bu yaratığı daha çok sinirlendirebilir. Beni yemeye başladığı an tereddütüm kesinlik kazanıyor, var gücümle bağırıyorum. Duyma yetilerinin olmadığını fark ediyorum. Sakinliğini bozmayıp aralarında dedikodu yapmaya devam eden aile bireylerim yavaş adımlarla bize yaklaşıyor. İşaret diliyle yaratıkları çaya davet ediyorlar, bunu reddetmeleri üzerine de yeni teklifleri çok özel bir kahvemizin olduğu ve dilerlerse ondan içebilecekleri... Bu teklif onlara çok cazip geliyor, içinde olduğum yaratık çıkmama izin veriyor, birlikte eve doğru yürüyoruz. Evin bahçesine geldiğimizde anlıyorum ki burası çok iyi tanıdığım bir adama ait.
Bir daha oraya gideceğimi düşünmediğim bir anda kendimi orada bulduğumda oldukça duygulanıyorum. Yaratıkları ve başımdaki dertleri unutup girişteki taş merdivene oturuyorum. O'nu düşünüyorum. Birden içeride olabileceği gerçeği, nereden geldiğini bilmediğim türden bir mutluluk yaşamamı sağlıyor. Diğerleriyle birlikte içeriye giriyorum. Ancak girer girmez yıllardır orada yaşadığımızı anlıyorum. O yok, çoktan gitmiş.

Yaratıklarla olan sorunu biran önce çözmezsem karnımdaki yaraların büyüyeceğini ve yok olacağımı biliyorum. Kahve yapmak için mutfağa giriyorum, peşimden geliyorlar. Onları neyin öldürebileceğini düşünürken mutfak çakmağıyla birini yakmaya çalışıyorum. İşe yaramıyor. Beni içeride beklemelerini, onlara çok sevecekleri bir kahve pişireceğimi söylüyorum. Anlamıyorlar, içeriyi işaret ediyorum elimle, gidiyorlar. Pişmekte olan kahveyi fincanlara alıyorum, onların kahvesine her iki baş parmağımın dibinden söktüğüm ayak tırnağımı ilave ediyorum. Baş parmaklarımdan yayılan acı karnımda toplanıyor. Midem bulanıyor.
İçeriye götürdüğüm kahvelerden özel olanını yanlışlıkla bir genç kız alıyor. Yapmaması için ona işaret vermeye çalışıyorum, anlamıyor. Sonra diğerlerinin beni duyamadığı geliyor aklıma ve kahveyi içmemesini yanındaki yaratığa vermesini söylüyorum, beni bu sefer anlıyor. Bu kadını tanıyorum, bayan G. bu. O'nun eski sevgilisi. Oldukça çirkin bulduğum bir yüzü var ancak yine de ona saygı duyuyorum. Kahveleri içen adamlara hiç bir şey olmuyor. Beni yemeleri için dışarı çıkarıyorum onları. Bayan G de bizimle geliyor, hiç konuşmuyoruz. Merdivenlerde beni dudaklarımdan öpüyor, oldukça seviyorum bunu. Dudaklarımız ayrıldığında yaratıkların da gitmiş olduğunu görüyorum.

Aynı eve farklı bir kapıdan girmeye çalışıyoruz. Girer girmez bu defa evin eski dekoruna kavuştuğunu görüyorum ve O'nu yatak odasında bulabileceğimi düşünüyorum. Evde yaşayan bir kadın daha var, o sırada henüz duştan çıkmış olan bu kadın bornozunu arıyor. Benim üzerimdeyse siyah bir gecelik ve hırka var. Çok komik göründüğümü ve biran önce O'nu bulup odamıza çekilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Duştan henüz çıkmış olan kadın bir Amerikalı. Tam ona uzatacakken yanlışlıkla bornozunu yere düşürüyorum, çok sinirleniyor. Özür dilemeye çalışırken O geliyor. Sarılıyoruz, bir cümleye sığdırabildiğim kadarıyla, onu ne kadar çok özlediğimi, başıma neler geldiğini, onu bir daha asla bırakmayacağımı anlatmaya çalışıyorum. Hiç konuşmuyor. Ayaklarımı gördüğünde beni banyoya götürüyor, burası şimdi eskisinden daha büyük görünüyor gözüme. Üstüme kapıyı kilitliyor, içeride yalnız kalıyorum. Küvet gittikçe büyüyor ve içi kadın saçlarıyla doluyor, mide bulantım artıyor. Biran önce oradan çıkmazsam boğulacağımı düşünüyorum. Yerler nereden geldiğini bilmediğim bir suyla kaplanıyor, neyse ki tam o sırada kapı açılıyor. Bayan G. Bana yardım etmek için orada olduğunu söylüyor ve onunla gitmemi istiyor.

Birlikte dışarı çıkıyoruz, aynı merdivenlerde beni öpmek istiyor. Bir basamak yukarı çıkıyorum ve böylece 7-8 santim kadar olan boy farkımızı kapatabileceğimi düşünüyorum. Ben çıktıkça o da bir basamak yukarı atlıyor, bu şekilde bir tavan arasına kadar çıkıyoruz. En sonunda çıkılacak bir basamak kalmadığında onu artık istemediğimi söylüyorum. Ağlamaya başlıyor. Öyle çok ağlıyor ki gözyaşları merdivenlerden akıyor ve o an banyodaki suyun nereden geldiğini anlıyorum. 

12 Şubat 2012 Pazar

The Last Supper



Sinirle alınmış her karar sarsılmaz bir inançtan güç alır. Ne yaparsam yapayım, hayatıma giren bu adamla takip mesafemi korumaya çalışmaktan kendimi alamıyorum. Uyuyamıyorum. Karanlığa alışamıyorum. Ellerimden bira kokusu yayılıyor. Oysa çok uzun zamandır bira içmiyorum.

Biran önce ayak bileklerimi boğmalı, cinayeti onun üstüne yıkmalıyım. Yoksa her şey için çok geç olacak.

Son akşam yemeğimizin üstünden otuz iki gün geçmiş olmasına rağmen ben on yedi gündür aynı ojeli parmaklarla pedal çeviriyorum. Durmadan, deli gibi kendi etrafımda dönüyorum. Bir on yedi gün daha geçse silinmeyecek olan bu ojeler  bir reklam panosunu andıran ayaklarımda dayanıklılığın sembolü haline geliyor. Ne zaman onlara baksam ıslanıyor ayaklarım. Bir göz yaşı halinde düşüyorum. Çok geç kaldım.

Ölüm arzumu bastırmak için daha çok kitap okumalı, daha sık seyahat etmeli, doyumsuz olan arzumu bu şekilde oyalamalıyım.

..ve bekliyorum.

10 Şubat 2012 Cuma

Short Message Service

İki saat on bir dakika ileriden giden telefonumun saati ile bozulan senkron:
(Ben) 00:58-Tatlım?

Beklentisizliğin anlamını soru işaretine yüklediği an, ünlemin kendini gösterme biçimi:
(O) 22:47-Bebek?!

Anlamı yakalanan zaman:
(Ben) 01:04-Sesin bana çok özlediğim ama tanımadığım bir adamı hatırlatıyor.

Devam etmemi söyleyen O'nun kendiliği:
(O) 22:49-Merak ettim..

Aynı şarkının 74. dönüşü:
(Ben) 01:12-Evet evet, yanından ayrıldığım andan beri hatırlayabilirim belki diye kendimi çok zorluyorum. Bir keresinde çok yaklaştım, vapurdaydım ve içeride yer yoktu, üst kata çıktım. Benden başka deli de yoktu. Çok soğuktu. Çok yaklaşmıştım sanki, ama vapur da Kabataş'a yaklaşmıştı. Ne yazık ki bu konsantrasyonumu kaybettirdi.

O ne isterse yapacağım an:
(O) 23:06-Evde kokunu aramayı bırakıp, giydiğin yeşil tişörtü koklamam gibi bu!

Saçlarını arzuladığım anlar oluyor:
(Ben) 01:22-Tanrım! Yine giyeceğim onu.

Elbette, cevabı bildiğim an:
(O) 23:17-Giymelisin, çok istiyorum.

2 gün önce,

Aklımda terk edilen kadınlar ile aldatan kadınlardan oluşan bir müsabaka var, O'nun aklındaysa:
(O) 00:27-Çünkü ben aslında Charles Mingus'um.

Kimin galip geleceği üstüne iddiaya girecektim:
(Ben) 00:25-Mingus dinlerken ezdim seni!

Kazanırsam saçlarını alacağım, kaybedersem gizli olanı ortaya dökeceğim:
(O) 00:28-Bu, sen demeden önce aklımda değildi.

Kaybediyorum, birazdan fotoğraftaki saklı objeleri sıralayacağım:
(Ben) 00:29-Biliyorum elbette. Bana Mingus olma nedenini anlat..

Başka bir soruya verilmiş olan cevabın asıl anlamını kazandığı an:
(O) 13:44-Sadece seninle paylaşıyorum o an aklıma geleni, otonomiyi; özgür doğaçlama için bir altosun!

Kaybettim, ancak O bunu asla bilmiyor, henüz yüklediği fotoğrafa anlamını (kimilerine göre o an, bana göreyse 2 gün sonra) teslim ediyorum. Büyük bir titizlikle 5 dikiş attığı o fotoğrafı hemen oracıkta ifşa ediyorum, neyseki 'O' ve 'Ben' dışında kimse anlamıyor:

Psikanalistin (O'nun) bilinçdışı yansıttığı zevk üçlüsü.
Henüz doldurulmuş, aldatan kadınların yakılması gerektiğini düşündüren bir piponun görünmeyen dumanı. (O'nun piposu)
Ahşap zeminde yıllardır gömülü duran ayrılık anksiyetesi. (Sahibi bilinmiyor)
Kilimin püskülünden yansıyan Lacan'ın dil sürçmesi: bilinçdışı, bir dil gibi yapılanmıştır! (J.-D. Nasio suçu üstleniyor)
Rengi kaybolmuş, anlamını koyu mavi harflerde arayan bir çift göz. (O'nun gözleri)

8 Şubat 2012 Çarşamba

Let me kiss you

O'nu bekledim; evimizde, yukarıda, bir gece boyunca, bir gün boyunca, bir yıl... Bir daha asla 
beni görmeye gelmedi.



29 Ocak 2012 Pazar

25 Ocak 2012 Çarşamba

Lullaby



Karnımdaki boşluk sancıya dönüştü, avuçlarından akmakta olan kanı tül eteğimde biriktirdim. Yer altına sızmakta olan bu kan her gün senden biraz daha nefret etmeme neden oldu. Dinlediğin şarkılarla bana hep O adamı hatırlattın. Seni asla affetmeyeceğim.


24 Ocak 2012 Salı

Do you mind if I have a quick one?

Bana hep aşağıdan bak! Aksak yürüyen kadınlardan uzak dur!
Ayağımdaki çorabın labirent deseni, ellerin ansızın bileğimi kavradığında yok oluyor. Kaybolduğumda daima aynı yere çıkmamı sağlayan, annemden kalma bu çoraplar beni yıllardır burada tutuyor. Baş parmağımdaki kırmızı oje her soluk alışında bedenine bir işaret çiziyor, her soluk verişinde ucundan biraz daha eksiliyor ojeli parmağım, henüz tamamlanamadan burada çürüyorum!




20 Ocak 2012 Cuma

Bipolar





Annemle kavga ettim ve bu onu öldürdü. 
Şimdi seninle gelebilir miyim? Çünkü benim suçum değil!  


19 Ocak 2012 Perşembe

A Tale of Two Cities / Charles Darney ve Sydney Carton'ın Portresi


''Her insanın bir diğeri için derin bir sır ve gizem olduğunu düşünmek olağanüstü bir şeydir.''

Dickens, ilk kez 18 yaşımda okuduğum A Tale of Two Cities'de açlıktan bir deri bir kemik kalmış insanların, yolun bir tarafından diğerine gerilmiş olan makaralı iplerle adam asacakları bir dönemin Paris'inden Londra'ya uzanacak olan hikayesinde bunları söylüyor. Makaralar aşağı çekilecek ve karanlık aydınlanacak, ancak şimdilik elle tutulabilir tek şey yoksulluk ve sefaletken bu biraz zaman alacak.

Önceliğimiz Kuzey Kulesi, Yüz Beş!
Uzun süre kilit altında yaşadıktan sonra salıverilen bu adam adını sorduklarında böyle cevap veriyor. Kuzey Kulesi, Yüz beş. Şimdilerde ayakkabı yapıyor, yani O'nu ilk gördüğümde genç bir hanım için yürüyüş ayakkabısı yaptığını söylemişti. Artık tutuklu değildi ancak yine de kilit altında yaşamaya devam ediyordu. Peki neden?
''Neden mi? Çünkü o kadar uzun süre kilit altında yaşadı ki eğer kapısı açık bırakılırsa korkabilir, çıldırabilir, kendini parçalayabilir, ölebilir ya da daha başka şeyler olabilir.''
Neyse ki altın sarısı saçlarıyla kızının bukleleri boynundan aşağı dökülmüştü de bunların hiçbirisine gerek kalmamıştı. Neyse ki! Bay Manette ya da Doktor Manette diyeceğiz artık O'na. Kızı Lucie öyle istiyor çünkü.

Doktoru oradan kurtardığımıza göre beş yıl sonrasına gidiyoruz. Şimdiki önceliğimiz 'Ulu, haşmetli, yüce prense, efendi hazretlerine' ihanetle suçlanan bu yakışıklı ve uzun saçları ensesinde siyah bir kurdeleyle toplanan beyefendi olmalıdır. Charles Darney o saçlara sahip olduğu sürece her fırsatta ondan söz edebilirim. Casusluk! Ancak elbette, kendinden emin duruşuyla bir parça sinir bozucu görünen bu adam suçlamaları reddediyor. Şimdilik tek kaygısı duruşma salonundaki Bayan Lucie'nin solgun yüzü... Aynı kaygıyı taşıyan bir adam daha var orada ancak onu da şimdilik kimse bilmiyor.
Vatana ihanet davası o yıllarda görülüyorsa sonuç asla değişmez. Bu yüzden Jerry'nin;
''Yani suçlu bulunursa demek istiyorsunuz'' sözü bir şey ifade etmiyor.
''Ohoo! Suçlu bulacaklar, merak etme!'' İşte bu cümleyse her şeyi özetliyor.

''Önce az biraz asarlar, sonra aşağıya indirip canlı canlı dilimlerler, ardından adam hala hayattayken kendisine yapılanları kendi gözüyle görürken içini dışına çıkartıp yakarlar, sonra kafasını uçururlar. En sonunda da dörde bölerler, cezası budur.''

Bu saygıdeğer beyefendiyle -özür dilerim tutukluyla- Bay Carton'ın pasaklı görünüşü ve tavırlarındaki kayıtsızlık bir yana bırakılırsa görenleri şaşkına çeviren bir benzerlik vardı. Çok sonraları ''Merhamet dolu bir yüreğe sahip Sydney Carton'ın varlığı..'' diye söz edeceğim kendisinden, 3 yıl önce de yaptığım gibi. Ancak o zaman o rutubetli mahkeme salonundan ve her ikisinin de görüntülerini yansıtan tavan aynasından kurtulmuş olacağız.

Sydney Carton ve Charles Darney'in görünüşlerindeki bu benzerlik sayesinde, o gün duruşmada bir kağıdın üzerine aceleyle ''Beraat etti'' yazıldı. Bu iki genç adam yine aynı gün iyi kalpli tanık Lucie Manette'a aşık oldular. Ancak Sydney Carton kendisini Bay Darney'in kaldırım taşlarına düşen sureti olarak gördüğü sürece onun için yas tutmaya devam edeceğim. Muhtemelen o da bu dünyaya ait olduğunu unutana dek yastığını boşa akan göz yaşlarıyla ıslatmaya devam edecek ve içtiği litrelerce şarabın da etkisiyle sızıp kalacak. Hemen her gece! Ne de olsa o insanların en aylağı ve gelecek vaat etmekten en uzak olanı.

İlmikler ve motiflerle örülen bir liste her an her saniye Bayan Defarge'ın usta parmaklarından çıkıyor. Yorulmaksızın örüyor kadın. Tezgahın arkasında, yol boyunca, her yerde... Kefen örüyor! Suçları ve suçluları ilmek ilmek işliyor örgüsüne.

''Yaşasın Kral! Yaşasın Kraliçe!''

Örgü bitene kadar yaşayacaklardı elbette.

Charles Darney'in, sevgili Doktor Manette'ın kızını büyük bir bağlılıkla seviyor olması işe yarıyor. Evleniyorlar. Ancak bir yerlerde hata var çünkü Charles'ın gerçek adı ölüm arabalarının Paris sokaklarında giyotinlere doğru ilerlemesine neden oluyor.

Sydney Carton o gün o kararlılıkla mahkumun yanına girmemiş olsaydı, yıllar önce yine benzerliklerinden faydalanarak hayatını kurtardığı bu adam çoktan yitip gitmişti. Şimdiyse çelimsiz, zayıf bir genç kız için kalbi yumuşamıştı bu umursamaz adamın. Göz yaşı döküyordu, ölüme giderken elini tutmak isteyen bu genç kız için ağlıyordu utanmadan.

Örgü tamamlanıyor, Cumhuriyetçi kadınlar saymaya başlıyor.
Pat! İlk kelle düşüyor. Bir!
Genç kız korkuyor. Carton'a minnet duyuyor. Korkusu azalıyor, sakinliğini koruyabilmesi için bir şeyler duyması gerekiyor. Sydney Carton yetişiyor imdadına, 'Korkça küçüğüm, hızlı olacak, korkma!' diyor. Kızı dudaklarından öpüyor, aynı sıcaklıkla karşılık görüyor.

52!

Sydney Carton ölmeden hemen önce şunları fısıldıyor kulağıma:

''Bugüne kadar yaptıklarımdan çok, ama çok daha güzel bir iş yapıyorum; bugüne kadar gittiğim yerlerden çok, ama çok daha güzel bir yere gidiyorum.''

16 Ocak 2012 Pazartesi

Marooned


Gilmour daha iyisini yapana kadar en iyisi bu:

Tütüncü Dükkanı


Hiçim ben.
Asla bir şey olmayacağım.
Bir şey olmayı isteyemem.
Bu bir yana, bendedir bütün düşleri dünyanın.

Şaşkınım bugün, düşünmüş, bulmuş, sonra yine unutmuş biri gibi.
Karşıdaki tütüncü dükkanına, dışımdaki gerçek şey olarak,
Ve her şeyin düş olduğu duygusuna, içimdeki gerçek şey olarak,
Borçlu olduğum dürüstlük arasında bölündüm bugün.

Napolyon'un kahramanlıklarından daha fazla düş gördüm.
İsa'dan daha fazla insana bağrımı açtım muhtemelen.
Kant gibi nicelerinin yazmadığı felsefeleri düşündüm gizlice.
Ben, -ve hep öyle kalacağım- çatı katı insanıyım.
Yine de evim orası değil.
Ben her zaman -bunun için doğmamış biri- olacağım.
Ben her zaman, sadece, -bazı nitelikleri olan biri- olacağım.
Ben her zaman, kapısız bir duvarın dibindeki kapının açılmasını bekleyen biri olacağım.
Sonsuzluk şarkısını söyleyen biri bir kümeste,
Tıkalı bir kuyunun dibinde tanrı'nın sesini işiten biri.

İnanılır mı bana, ne bana ne hiçliğe?
Devirsin doğa güneşini ve yağmurunu,
Ateşli başımdan aşağı ve dağıtsın saçlarımı rüzgarı,
Ve sonra, olsun olacak ya da olması gereken ya da olmaması.
Yıldızlara yürekten bağlı köleler...
Fethettik dünyayı yataklarımızı terk etmeden önce;
Ayağa kalkıyoruz ve donuklaşıyor,
Sokağa çıkıyoruz ve yabancılaşıyor...
İşte bütün dünya ve güneş sistemi ve samanyolu ve sonsuzluk...

-Çikolata ye, küçük kız,
Çikolata ye!
Çikolatadan başka metafizik bir şey olmadığını düşün dünyada.
Bütün dinlerin şekerci dükkanından daha az şey öğrettiğini düşün.
Ye, edepsiz küçük kız, ye!
Senin doğallığınla yiyebilseydim keşke çikolataları!
Ama düşünüyorum ben ve gümüş kağıdı çıkardığımda, kalaylı,
Fırlatıp atıyorum her şeyi yere, yaşamımı da...

Yaşadım, öğrendim, sevdim ve inancım var.
Ben değil diye olmak istediğim tek bir dilenci yok bugün.
Paçavrayı görürüm her birinde, yarayı ve yalanı.
Ve düşünürüm: belki hiç yaşamadın, ne öğrendin, ne sevdin, ne inandın!
-Çünkü tüm bunlara gerçeklik vermek mümkündür hiçbirini yapmadan bunların-
Belki ancak yaşıyorsun kuyruğu kesilmiş kertenkele gibi,
Ve kuyruk kımıldar, gövdeden ayrı.

Tütüncü kapıda belirdi ve durdu orada.
Boynu tutulmuş birinin sıkıntısıyla,
Tutulmuş bir ruhun sıkıntısıyla, baktım ona.
O ölecek ve ben öleceğim.
O tabelasını bırakacak ve ben dizelerimi...
Belli bir anda tabela da ölecek ve dizelerim ölecek.
Sonra tüm bunların olup bittiği gezegen ölecek.
Başka sistemlerin başka gezegenlerinde insana benzer bir şey,
Dizelere benzer şeyler yapmaya devam edecek...
Bir dükkan tabelasının altında yaşamaya,
Bir şey her zaman diğerinin karşısında,
Bir şey her zaman diğeri kadar gereksiz,
İmkansız her zaman gerçek kadar saçma,
Derinliklerin esrarı her zaman yüzeyin esrarı kadar hakiki,
Her zaman bu veya öteki veya ne biri ne diğeri...

Biri girdi tütüncü'ye -tütün almaya mı?-
Ve makul gerçek çöktü üstüme aniden.
Doğruluyorum biraz, enerjik, kararlı, insan,
Ve tersini söyleyen bu dizeler üşüşüyor aklıma.
Onları yazmayı düşünürken bir sigara yakıyorum.
Ve tüm bu düşüncelerden kurtulmanın tadını çıkarıyorum sigarayla.
İçiyorum ve ardımda bıraktığım iz gibi takip ediyorum dumanı,
Ve zevk alıyorum, hassas ve uyanık bir anda,
Tüm bu kurgulardan kurtulmaktan,
Ve metafiziğin keyifsizliğin sonucu olduğunu bilmekten.
Ve bunun ardından, iskemleme atıyorum kendimi,
Ve devam ediyorum içmeye,
Kader izin verdikçe devam edeceğim içmeye.

-Çamaşırcımın kızıyla evlenseydim eğer, belki mutlu olurdum.-
Bunun üzerine, ayağa kalkıyorum, pencereye yaklaşıyorum.
Adam tütüncü'den çıktı -parayı pantalonunun cebine mi soktu?-
Aa, tanıyorum onu, Esteva bu, metafizikten bihaber.
-Tütüncü kapıda belirdi.-
Kahince bir sezgiyle Esteva geri döndü ve beni tanıdı;
Eliyle selamladı beni ve ben ona seslendim,
"hoşçakal Esteva!"
Ve evren yeniden oluştu bende idealsiz ümitsiz ve tütüncü gülümsedi.

*Fernando Pessoa.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Rüya (10 Ocak 2012)


Kafeste tutmak zorunda olduğumuz vahşi bir köpekle aynı odada uyuyoruz. O ve ben asla 'biz' olmayarak birbirimizi çürümekten kurtarıyoruz. Saçlarının yastığımda bırakacağı kıvrımları düşündüğümde göğsümün heyecanla inip kalktığını uykumda bile görebiliyorum.

Her ne oluyorsa ve düşünülüyorsa uzaktan izliyorum rüyamı. Bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Aklından geçen her şeyi okuyabilirim. Ancak bunu yapmıyorum. Kendimi uzaktan izliyor olmamsa bir nefrete kapılmama neden oluyor. Yüzümü dağıtmak, oracıkta parçalamak istiyorum beni. Daha önce Rasathane-Kadıköy otobüsünü beklediğim 14R durağında bana saldırmış olan bu köpekse beni hiç mi hiç korkutmuyor. Kafesi kendiliğinden açılıyor ve hızla oradan uzaklaşıyor. Birden endişeye kapılıyorum. Köpeğimizin kaçmış olmasından değil de başka insanlara ait kedilere zarar verebilecek olmasından kaynaklı bu endişe beni uykumdan ediyor. Birlikte uyanıyoruz ve rüyamın geri kalan kısımlarında köpeğimizi arıyoruz. Ancak onu bulamadan telefonumun alarmıyla (Pink floyd, Poles Apart) uyanıyorum.

Analitik olarak incelemeye aldığın rüyam hakkında düşüncelerini yazıyorsun bana. Eğitimini aldığın psikiyatri bana kendimi borçlu hissettiriyor. İlk kez bir bilim dalına minnet duyuyorum. Sürekli, deli gibi onları, saçlarını düşünüyorum. Saçlarını borçlu olduğun bir bilim dalını yerken hayal ediyorum kendimi. Kendi parmaklarını yiyen hastan geliyor aklıma. Bir de Freud... Ancak o da parmaklarının geri kalanını kocasının mezarına bırakan kadını düşündürüyor yeniden bana.

-Sahibi olduğumuz o köpek arzularımızı, kafesi de bulunduğumuz mesafe ve konumlarımızı temsil ediyor. Köpeği kaçırmadan daha hızlı davranmamız gerekiyor. Evet, baş başa kalmalıyız.

Bu analizi oldukça seviyorum. Cevabım 'kesinlikle' oluyor ancak bunu sana asla söylemiyorum. Aklıma bir plak geliyor; Sun Ra, Lanquidity.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Algımın yansıtma ve karşı koyma evresi;


*The Creators Project & St. Ann's Warehouse present, Karen O in stop the virgens. Oct 12-22 / 2011, Brooklyn.