Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2014 Cumartesi

Rüya, Şubat 28

Turuncu bir ejderha olarak 4 cüce tarafından dünyaya getiriliyorum. Cücelerden en tuhaf görüneni hangisi karar vermek oldukça güç. Ancak ağırlıklarının tonlarca katı olan beni epey sevip sahipleniyorlar. Canlarını verecek kadar sadakatle bağlılar bana.
Dünya boş binalardan ve bizden ibaret sadece. Bir de bana benzeyen ama küçük dostlarımı öldürmeye çalışan bir başka ejderha var. Düşmanım ilan ettiğim bu yaratığı bir türlü yok edemiyorum. Aramızdaki ezeli rekabet yüzyıllardır sürüyor ve bu başkalarına zarar veriyor. Dünyanın sonunu getirmiş olma ihtimalim aklımdan bir türlü çıkmıyor. Bu yüzden minik dostlarımı ne pahasına olursa olsun hayatta tutmalıyım diye düşünüyorum. Aynı şeyi o ufacık hallerine bakmadan onlar da benim için düşünüyor olsalar gerek, her fırsatta benim için canlarını feda etmeye çalışıyorlar. Bunun için yemin etmiş gibiler. Bu şekilde işin içinden çıkamayacağımızı kabulleniyorum ve tam o sırada geri dönüşü olmayan planımı yapıyorum. Eğer ölümsüzlüğümü yenebilirsem onu da yenebileceğimi biliyorum.
Kulelerin tepesinden havalanıp yükselmeye başlıyorum, uçarken başaramayacağım hissine kapılıp aniden düşüşe geçiyorum. Yere çakılmadan hemen önce yeniden ölümlü olabilecek olmamdan kaynaklı ani bir sevince kapılıp tekrar havalanıyorum. Atmosferi delip birden bambaşka bir boyuta geçiyorum. Ayaklarım siyah asfalt zemine sağlamca basıyor. Etrafta birbirinden farklı saksılar içinde tuhaf bitkiler görüyorum. Bir portakalın yarısı kesilmiş ve içi boşaltılmış halde, portakal, fidanına şemsiye görevi görüyor. O an anlıyorum ki turuncu ejderhayı bu fidanla alt edebileceğim. Ama onun ölümüne sebep olma fikri canımı oldukça sıkıyor. Buraya yerleşip ejderhayı da unutmaya karar veriyorum.

Şubat 2014, kastamonu.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Rüya (26 Haziran 2012)

Büyükçe bir saksıya ektiğim limon çekirdekleri filiz vermiş mi diye kontrol etmek için eve gidiyorum. Saksıyı görür görmez beynimden vurulmuşa dönüyorum. İki gün arayla yarım çay bardağı su verdiğim saksının dibi tamamen su dolmuş, altlığından sular taşıyor. Bunu kimin yaptığını öğrenmeye kararlıyım. Birini arıyorum, telefonu bay F açıyor, bitkime bunu yapanı bulabilmem için bir gemi yolculuğuna çıkmam gerektiğini söylüyor.  Dediğini yapıyorum, nereye gittiğini bilmediğim beyaz bir gemiyle yola koyuluyorum. Hareket eder etmez kalbimde müthiş bir çarpıntı başlıyor, heyecanlı değilim ve korkmuyorum ama endişeliyim. Nedenini düşündükçe çarpıntım daha şiddetli bir hal alıyor ve bir türlü ne için endişelendiğimi bulamıyorum. Ölmek üzereyim. Tam o sırada gemim karaya oturuyor, biran önce oradan kurtulmak istiyorum. Güverteyle toprak arasındaki mesafe çok kısa bu yüzden gemiden atlıyorum. Korkunç bir şey oluyor ve toprağa değil de denize atladığımı fark ediyorum. Yüzerek karaya ulaşmaya çalışıyorum, ancak bu mümkün görünmüyor. Bu yüzden gemiye geri dönüyorum ve tırmanmaya çalışıyorum. İnanılmaz bir çabanın ardından yeniden güvertedeyim, dönüp baktığımda yine karaya oturmuş olduğumuzu görüyorum ancak bu defa atlamaya niyetim yok. Karanlık çöküyor, hava soğuyor. Güvertede uyuya kalıyorum. Gözümü açtığımda gemide değil saksının yanında toprak zeminde buluyorum kendimi, bindiğim gemi de minyatür bir halde saksının içinde duruyor.

8 Mart 2012 Perşembe

Rüya (8 Mart 2012)

Eski Roma sütunlarının bulunduğu bir bahçede birlikte yürüyoruz. Bahçe düzenlemesine bakılırsa usta bir bahçıvan yıllardır burada çalışıyor. Ağaçların her birine farklı figürler işlenmiş. Beş yaşımda izlediğim makas elli adamın filmini hatırlatıyor bana bu. İlk kez aşık olduğum bir film karakterini uzun yıllar aklımdan çıkaramadığımı kimse bilmiyor.
Senden ayrılmak istediğimi, artık seni görmek istemediğimi söyleyeceğim sırada benden biraz izin istiyorsun, hemen döneceğini söyleyip yüksek tuğlalarla örülü bir kapıdan geçip gidiyorsun. Döndüğünde seni büyük bir imparatorluğun veliahtı olarak buluyorum karşımda. Ayrıca tıraş olmuşsun, yalnızca bıyıkların aynı duruyor ve en güzeli saçların beline kadar uzanıyor. Acele etmem gerektiğini, çok vaktin olmadığını söylüyorsun. Evlenmek üzeresin ve komşu ülkenin prensesi seni bekliyor. Mermerden yapılmış beyaz yer döşemeleri bahçeyi boydan boya kaplıyor bir anda. Hemen ileride eski bir lahiti andıran bir sandık görüyorum. Çok önceleri yaşadığım bir adada gördüğüm tarihi Roma lahitlerinden hatırladığım kadarıyla bu bir bebek mezarı. Hemen yanına, yere sırtüstü uzanıyoruz, sana doğru dönüyorum ve sevgili olup olamayacağımızı soruyorum. Bana evet diyeceğinden o kadar eminim ki, bir anlık suskunluğun beni çılgına çeviriyor. Ancak bunu asla sana belli etmiyorum. Sonrasında da buna kayıtsız kalman ve olumsuz yanıt vermen beni tam anlamıyla bitiriyor. Bir süre sırt üstü mermer taşta yatmaya devam ediyoruz. Sonra ayaklanıyorum. Sen yatmaya devam ediyorsun, düşünceli ve mutsuzsun. Yayılan çimen kokusundan, kısa bir zaman önce kullanıldığını tahmin ettiğim devasa bir bahçe makasını elime alıyorum. Saçlarını izliyorum uzunca bir süre, daha fazla dayanamayıp elimdeki makasla tek seferde geriye attığın saçlarını kesiveriyorum. Müzik yükseliyor, One Man's Dream-Yanni.



Bunu nasıl yapabildiğime anlam vermeye çalışırken gözlerim doluyor, ne yapacağımı bilemiyorum, makası bu kez kendimi öldürmek için kullanacağım sırada ellerimi tutuyorsun, makası almak için. Sana karşı koymuyorum, yalnızca sessizce ağlamaya devam ediyorum. Ellerimden çekip aldığın makasın yerine, aylardır aradığım tel tokalarımı koyuyorsun. Şimdi daha çok ağlıyorum. Kapı bir kez daha açılıyor, içeriye simsiyah, uzun saten bir elbise ile giren kadının evleneceğin prenses olduğunu anlıyorum. Ancak devasa boyutlardaki bu kadın öyle beyaz ki, üzerindeki elbise neredeyse siyah bir perukla birlikte havada duruyor. Elbisesi yerleri süpürüyor. Lahitten bir çift siyah ayakkabı çıkartıyorsun. Yaklaşık iki hafta önce gördüğüm rüyadaki 38 numara olduğunu iddia ettiğin, yüksek kalın topuklu, eski sevgiline ait olan ve bana en az 6 numara büyük gelen bu ayakkabıların aslında kime ait olduğunu böylece anlıyorum. Ayakkabıları prensesine giydiriyorsun, elbisesi artık yerleri süpürmüyor. Yerden saçlarını alıyorum, tam gitmek üzereyken dönüp bir kez daha bakıyorum sana, seni bir kez daha göreceğimi bilerek oradan uzaklaşıyorum.
Müzik bitiyor,  One Man's Dream-Yanni.

2 Mart 2012 Cuma

Rüya (1 Mart 2012)


Konferans için gittiğin şehirde eski bir otelin avlusunda seni bekliyorum. Saat o kadar geç oluyor ki artık gelmeyeceğinden emin olup odama dönüyor ve uyumaya başlıyorum. Üzerimde devasa bir battaniye var. Bir ucundan diğer ucuna neredeyse odayı kaplıyor. Yatak odasında değil de girişteki kanepede uyumayı seçiyorum. Gözlerimi açamayacak kadar uykuluyum, ancak bir ara huzursuz uyuduğumu fark edip uyanıyorum. Ayak uçlarımda senin de uyuduğunu gördüğümde gönül rahatlığıyla artık çoraplarımı çıkarıp uyuyabileceğimi fark ediyorum. Çoraplarımı bir hışımla, önce sağ ayağımı soldakini çıkarmak için kullanarak, çıkarmaya başlıyorum. Sol ayağım şimdi oldukça rahat, aynı işlemi sağ için de uyguluyorum ama bir türlü başarılı olamıyorum. Sinirlenip küfrediyorum. Uyanıyorsun ve ne yapmaya çalıştığımı görüp çorabı ayağımdan sıyırıyorsun. O sırada yıllardır görmediğini söylediğin bir arkadaşın hemen arkanda beliriyor, ben orada değilmişim gibi konuşmaya başlıyorsunuz, sorduğum hiç bir soruyu yanıtlamıyorsunuz, beni görmüyorsunuz. O kadar uykusuzum ki bunu umursamayıp uyumaya devam ediyorum. Odadaki büyük yatakta gözlerimi açtığımda yanımda olmadığını görüyorum. Otel odamızın mutfağında bütün bardakları yeniden yıkamaya başladığını görüyorum. Bana hijyen konusunda ne kadar temkinli davrandığını anlatan uzun bir konuşma yapıyorsun. Sana sarılmak için hamle yapıyorum ancak o an öyle bir büyüyorsun ve dev bir adama dönüşüyorsun ki, neredeyse diz kapaklarına ancak yetişebiliyorum. Son iki bardağın kaldığını, onları da yarım saat içinde yıkayabileceğini ve benimle ilgileneceğini söylüyorsun. Seni onaylayarak otel odamızı dolaşmaya başlıyorum. İçinde birçok oda daha olduğunu fark edip boş odalardan birine giriyorum. Odaya yerleşmiş olduğunu, kurulu haldeki iki tuhaf enstrüman sayesinde anlıyorum. O sırada seni otogarda gördüğümü hatırlayıp bu kadar çok eşyayı nerede sakladığını bulmaya çalışıyorum. Yerdeki enstrümanlardan biri bas gitarı çağrıştırıyor ancak gözdesi devasa bir genişlikte. Biraz daha incelediğimde bu kez bir tenor saksofon bekinin sapına monte edildiğini görüyorum. Bu tuhaf  enstrümanın telleri de çok gergin ve sağlam görünüyor. Tam diğer enstrümanı da inceleyeceğim sırada odaya geliyorsun. Bardakları yeteri kadar hijyenik hale getiremediğin için çöpe attığını söylüyorsun. Nereden geldiğini bilmediğimiz uzak akraban o sırada odada beliriyor, hemen arkanda. Sen konuşmaya devam ediyorsun, temizlik konusuna ne kadar takıntılı olduğunu bildiğini, bu takıntıyı küçük yaşlarda teyze dediğin ama aslında teyzen olmayan bir kadın yüzünden edindiğini söylüyorsun. Arkandaki kadının aynı kadın olup olmadığını sorduğumda kanın donuyor. Dönüp bakıyorsun, bilmediğim bir dilde onunla konuşup uzaklaşmasını sağlıyorsun.
Yorucu bir gün geçirdiğini bu yüzden artık gitmek zorunda olduğumu söyleyip beni odadan çıkarıyorsun. Kapıdan çıkarken sana bir kez daha bakıyorum, kanepede oturuyorsun. Gitmeden hemen önce telefonumu bulup sana yemek söylüyorum. Bu seni öyle heyecanlandırıyor ki artık gitmeme gerek kalmadığını hatta bütün bir haftayı birlikte geçirebileceğimizi söylüyorsun. Çok seviniyorum ve hemen yanına gelip kucağına oturuyorum. Tam o sırada içerideki enstrümanlardan harika bir müzik yükseliyor.

21 Şubat 2012 Salı

Rüya (20 Şubat 2012)

Güzel kadınların fotoğraflarından oluşan dev bir kartpostal koleksiyonuna sahipsin. En güzel kadının bulunduğu kartpostalı bulursam bana bir yemek sözü vereceğini söylüyorsun. Tam bulduğumu düşündüğüm anda kartpostaldaki kadın birdenbire çirkinleşmeye başlıyor ve ben bir kez daha aramaya sıfırdan başlıyorum. Bu şekilde günlerce kısmen boş bir meydanda kartpostalları incelemeye devam ediyorum. Aynı meydan, kadınlarınla dans ettiğin bir alanı oluşturuyor. Ben güneşin altında otururken her nasıl oluyorsa sizin bir daire oluşturduğunuz alan hep karanlık.

Bir kez daha en güzel kadını bulduğumu düşünüp dans ettiğin kadınların arasından sıyrılarak yanına geliyorum. Ne var ki kartpostalı eline alır almaz yüzüm düşüyor, yine aynı şey oluyor. Kadın birdenbire çirkinleşiyor.
Bu işin içinden çıkamayacağımı fark ediyorum ve tam vazgeçmek üzereyken, benden lise üniforması giymiş olan kadını getirmemi istiyorsun. Uzun bir uğraşın ardından istediğin kartpostalı buluyorum, ancak hiç de ümitli değilim.



Diğerlerinin yanında hiç de şansı olmadığını düşündüğüm bu genç kadın sen ona baktığın anda inanılmaz bir güzelliğe bürünüyor. Kıskançlığımı böylece ancak bastırabiliyorum. Dudakları adeta canlanıyor fotoğrafta, onu öpmek istiyorsun.
Bana olan yemek sözünü hatırlatıp keyfini kaçırıyorum. Kartpostalı bana geri verip yürümeye başlıyorsun. Peşinden gidip gitmemek arasında kararsız kalmışken, bu üç boyutlu dudaklardan gözlerimi alamadığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp sana baktığımda ne kadar uzaklaştığını görüp panik halinde peşinden koşuyorum. Sana yetişmeye çalışırken, henüz sönmeye başlayan bir jimnastik topuna takılıyor ayağım ve düşüyorum. Düşerken ağır çekimde her hareketimi görebiliyorum.
Her iki elimle sıkı sıkıya sarıldığım kartpostal benden önce, çatlamış toprak zeminle buluşuyor. Bir ses duyuyorum o anda:

''Korkmuyor musun?''

Sesin sana ait olduğunu ancak uyandığım zaman anlayabiliyorum.

14 Şubat 2012 Salı

Rüya (13 Şubat 2012)


Akbaba kafasına sahip insan görünümlü iki yaratık tarafından yenmek üzereyim. Daha sıska olanın içinde saklanıyorum, bunu fark ediyor ve beni karnımdan yemeye başlıyor. Aile bireylerimden bir topluluk görüyorum ileride, ilk önce bağırmakta tereddüt ediyorum. Çünkü bu yaratığı daha çok sinirlendirebilir. Beni yemeye başladığı an tereddütüm kesinlik kazanıyor, var gücümle bağırıyorum. Duyma yetilerinin olmadığını fark ediyorum. Sakinliğini bozmayıp aralarında dedikodu yapmaya devam eden aile bireylerim yavaş adımlarla bize yaklaşıyor. İşaret diliyle yaratıkları çaya davet ediyorlar, bunu reddetmeleri üzerine de yeni teklifleri çok özel bir kahvemizin olduğu ve dilerlerse ondan içebilecekleri... Bu teklif onlara çok cazip geliyor, içinde olduğum yaratık çıkmama izin veriyor, birlikte eve doğru yürüyoruz. Evin bahçesine geldiğimizde anlıyorum ki burası çok iyi tanıdığım bir adama ait.
Bir daha oraya gideceğimi düşünmediğim bir anda kendimi orada bulduğumda oldukça duygulanıyorum. Yaratıkları ve başımdaki dertleri unutup girişteki taş merdivene oturuyorum. O'nu düşünüyorum. Birden içeride olabileceği gerçeği, nereden geldiğini bilmediğim türden bir mutluluk yaşamamı sağlıyor. Diğerleriyle birlikte içeriye giriyorum. Ancak girer girmez yıllardır orada yaşadığımızı anlıyorum. O yok, çoktan gitmiş.

Yaratıklarla olan sorunu biran önce çözmezsem karnımdaki yaraların büyüyeceğini ve yok olacağımı biliyorum. Kahve yapmak için mutfağa giriyorum, peşimden geliyorlar. Onları neyin öldürebileceğini düşünürken mutfak çakmağıyla birini yakmaya çalışıyorum. İşe yaramıyor. Beni içeride beklemelerini, onlara çok sevecekleri bir kahve pişireceğimi söylüyorum. Anlamıyorlar, içeriyi işaret ediyorum elimle, gidiyorlar. Pişmekte olan kahveyi fincanlara alıyorum, onların kahvesine her iki baş parmağımın dibinden söktüğüm ayak tırnağımı ilave ediyorum. Baş parmaklarımdan yayılan acı karnımda toplanıyor. Midem bulanıyor.
İçeriye götürdüğüm kahvelerden özel olanını yanlışlıkla bir genç kız alıyor. Yapmaması için ona işaret vermeye çalışıyorum, anlamıyor. Sonra diğerlerinin beni duyamadığı geliyor aklıma ve kahveyi içmemesini yanındaki yaratığa vermesini söylüyorum, beni bu sefer anlıyor. Bu kadını tanıyorum, bayan G. bu. O'nun eski sevgilisi. Oldukça çirkin bulduğum bir yüzü var ancak yine de ona saygı duyuyorum. Kahveleri içen adamlara hiç bir şey olmuyor. Beni yemeleri için dışarı çıkarıyorum onları. Bayan G de bizimle geliyor, hiç konuşmuyoruz. Merdivenlerde beni dudaklarımdan öpüyor, oldukça seviyorum bunu. Dudaklarımız ayrıldığında yaratıkların da gitmiş olduğunu görüyorum.

Aynı eve farklı bir kapıdan girmeye çalışıyoruz. Girer girmez bu defa evin eski dekoruna kavuştuğunu görüyorum ve O'nu yatak odasında bulabileceğimi düşünüyorum. Evde yaşayan bir kadın daha var, o sırada henüz duştan çıkmış olan bu kadın bornozunu arıyor. Benim üzerimdeyse siyah bir gecelik ve hırka var. Çok komik göründüğümü ve biran önce O'nu bulup odamıza çekilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Duştan henüz çıkmış olan kadın bir Amerikalı. Tam ona uzatacakken yanlışlıkla bornozunu yere düşürüyorum, çok sinirleniyor. Özür dilemeye çalışırken O geliyor. Sarılıyoruz, bir cümleye sığdırabildiğim kadarıyla, onu ne kadar çok özlediğimi, başıma neler geldiğini, onu bir daha asla bırakmayacağımı anlatmaya çalışıyorum. Hiç konuşmuyor. Ayaklarımı gördüğünde beni banyoya götürüyor, burası şimdi eskisinden daha büyük görünüyor gözüme. Üstüme kapıyı kilitliyor, içeride yalnız kalıyorum. Küvet gittikçe büyüyor ve içi kadın saçlarıyla doluyor, mide bulantım artıyor. Biran önce oradan çıkmazsam boğulacağımı düşünüyorum. Yerler nereden geldiğini bilmediğim bir suyla kaplanıyor, neyse ki tam o sırada kapı açılıyor. Bayan G. Bana yardım etmek için orada olduğunu söylüyor ve onunla gitmemi istiyor.

Birlikte dışarı çıkıyoruz, aynı merdivenlerde beni öpmek istiyor. Bir basamak yukarı çıkıyorum ve böylece 7-8 santim kadar olan boy farkımızı kapatabileceğimi düşünüyorum. Ben çıktıkça o da bir basamak yukarı atlıyor, bu şekilde bir tavan arasına kadar çıkıyoruz. En sonunda çıkılacak bir basamak kalmadığında onu artık istemediğimi söylüyorum. Ağlamaya başlıyor. Öyle çok ağlıyor ki gözyaşları merdivenlerden akıyor ve o an banyodaki suyun nereden geldiğini anlıyorum. 

11 Ocak 2012 Çarşamba

Rüya (10 Ocak 2012)


Kafeste tutmak zorunda olduğumuz vahşi bir köpekle aynı odada uyuyoruz. O ve ben asla 'biz' olmayarak birbirimizi çürümekten kurtarıyoruz. Saçlarının yastığımda bırakacağı kıvrımları düşündüğümde göğsümün heyecanla inip kalktığını uykumda bile görebiliyorum.

Her ne oluyorsa ve düşünülüyorsa uzaktan izliyorum rüyamı. Bu durumdan rahatsızlık duyuyorum. Aklından geçen her şeyi okuyabilirim. Ancak bunu yapmıyorum. Kendimi uzaktan izliyor olmamsa bir nefrete kapılmama neden oluyor. Yüzümü dağıtmak, oracıkta parçalamak istiyorum beni. Daha önce Rasathane-Kadıköy otobüsünü beklediğim 14R durağında bana saldırmış olan bu köpekse beni hiç mi hiç korkutmuyor. Kafesi kendiliğinden açılıyor ve hızla oradan uzaklaşıyor. Birden endişeye kapılıyorum. Köpeğimizin kaçmış olmasından değil de başka insanlara ait kedilere zarar verebilecek olmasından kaynaklı bu endişe beni uykumdan ediyor. Birlikte uyanıyoruz ve rüyamın geri kalan kısımlarında köpeğimizi arıyoruz. Ancak onu bulamadan telefonumun alarmıyla (Pink floyd, Poles Apart) uyanıyorum.

Analitik olarak incelemeye aldığın rüyam hakkında düşüncelerini yazıyorsun bana. Eğitimini aldığın psikiyatri bana kendimi borçlu hissettiriyor. İlk kez bir bilim dalına minnet duyuyorum. Sürekli, deli gibi onları, saçlarını düşünüyorum. Saçlarını borçlu olduğun bir bilim dalını yerken hayal ediyorum kendimi. Kendi parmaklarını yiyen hastan geliyor aklıma. Bir de Freud... Ancak o da parmaklarının geri kalanını kocasının mezarına bırakan kadını düşündürüyor yeniden bana.

-Sahibi olduğumuz o köpek arzularımızı, kafesi de bulunduğumuz mesafe ve konumlarımızı temsil ediyor. Köpeği kaçırmadan daha hızlı davranmamız gerekiyor. Evet, baş başa kalmalıyız.

Bu analizi oldukça seviyorum. Cevabım 'kesinlikle' oluyor ancak bunu sana asla söylemiyorum. Aklıma bir plak geliyor; Sun Ra, Lanquidity.

29 Kasım 2011 Salı

Rüya (28 Aralık 2011)


Galata'da yüksek bir binanın teras katında yaşıyorsun. Parmaklarını piyano çalar gibi oynatman, seni uzaktan izleyen beni dehşete düşürüyor. Sen Nadja'nın öyküsünü yirmi yedinci kez okuyorsun. Mutluluğunu on beş kilometre uzağından görebiliyorum. Sana gelmeye karar veriyorum, beni bekliyorsun ancak başkalarına da sözün olduğunu söylüyorsun.

-Sana kendimi kanıtlama çabamı başka kadınlar tarafından arzulanıyor oluşuna bağlıyorsun. Beni tanımadığın zamanlarda seni koşulsuz savunuyor oluşumu da ben, çocukluğuma bağlıyorum.

Sana gelmek için evden çıkıyorum, üstümde eski moda bir elbise var, ayakkabılarımı her nasılsa bulamıyorum. Yolda bulmayı umuyorum ancak bulamadan evine ulaşıyorum, üstelik gittiğim yüz metrelik mesafeyle...

Yolun sağında kalan apartmanın kapısında beklemeye başlıyorum, hangi kapı zilinin sana ait olduğunu bilmiyorum. Beklerken kız kardeşim geliyor aklıma, onu düşünürken  teras katında oturduğunu hatırlıyorum ve merdivenleri çıkmaya başlıyorum. Eve girdiğimde kız kardeşimin de orada olduğunu görüyorum, haset duyuyorum ama kaynağı sen değilsin. O'na aldığım ve zorla okuttuğum sayısız kitabı onun yaşında okuyamadığım için üzülüyorum kendime, sana ait kadınların öykülerini O'na anlatırken koruduğu sakinliğine tekrar tekrar sinirleniyorum.

'Acıktım!' diyor kız kardeşim, 'O bana yemek hazırlayacak!' diyor. Duyduğum hasedin kaynağı ani bir frenle yön değiştiriyor. O'na senin yemek yapmayı bilmediğini ve hatta patates dahi kızartamayacağını söylüyorum. Çaresizliğimi tam o sırada çalan telefonumla ancak yenebiliyorum. Ekşi sözlükte tanıştığım biri arıyor ve 'bana gelmelisin gülcan' diyor. Geleceğimi söylüyorum ancak gitmiyorum. Telefonu kapattığımda kız kardeşimin de gittiğini görüyorum. Yalnız kaldıkları ilk anda öpüşmeye başlayan çiftler gibi hemen birbirimize sarılıyoruz. Ben uyanana kadar da öpüşmeye devam ediyoruz, bunun ne kadar sürdüğünü bilmiyorum.

24 Kasım 2011 Perşembe

Rüya (23 Aralık 2011)


Hayatının en güzel rüyasını gördün dün gece. Hiç haberi olmadan sevdiğin O adam yanıbaşındaydı. Üç buçuk yıldır o’na benzeyen kimi görsen kalbin sıkışır, kulaklarında o şarkı yankılanır, canın yanardı. Artık acı çekmiyordun.
   Hayalinde bile erişemeyeceğin bir hayatı yaşıyordun onunla. Hiçbir şey anlatmadın ve sormadın o’na. Birlikte uyandınız. Nasıl oldu anlamadın ama biranda orada beliren uzak akraban iki bira getirdi size. Birer yudum aldınız.
Biranın dibinde ikiye bölünmüş bir limonun yarısını gördün. Fizik kuralları bir yerlerde hata olduğunu anımsattı sana. Canın sıkıldı bu duruma, yutkundun.
 
Tüm bu süre boyunca O hep gülümsedi sana. Sonra da ayaklandı ve ikinci sınıfı okuduğun ilkokuluna bıraktı seni.  Koridor boyunca asılı duran resimlerde hala aynı padişahların hüküm sürdüğünü görünce zafer kazanmışçasına sevindin.

 
Adını bile bilmediğin bir sınava tabi tutuldun burada. O’nu bir daha görememe korkusuyla koşar adım çıktın sınavdan. Okulun gittikçe daralan koridorları yavaşlamana neden oldu. Yerlerde beyaz tebeşirle çizilmiş seksek çizgileri, limonun diğer yarısı 7 numaralı seksek karesinde... O’nun adını mırıldandın, ne yaptığını biliyordun. Koridor genişledi, yerler suyla kaplandı. merdivene geldiğinde mor çerçeveli gözlüğünü taktın. Kapıda O’nun beklediğinden emindin.

 
Nereden geldiğini bilmediğin bir rüzgârla saçların havalandı. Tam iki yıl on bir aydır görmediğin o adam seslendi var gücüyle, ne dediğini duyamadın. Baban son verdi bir mutluluğuna daha, 'kedin doğuruyor' dedi.  Uyandın. Bir yalanla noktalandı her şeyin. Sen yine eksik kaldın.