8 Ağustos 2013 Perşembe
Deja-vu
Her şey olmaması gerektiği yerdeydi. Hemen yukarıda gördüğünüz son yaptığım resim ve oradan bakınca göremeyeceğiniz dün gece gördüğüm düş dışında. Kişisel tarihi dünya tarihinden önemli bir adam aniden uyandırdı beni. Yine onun yüzünden hiçbir şeyi koyduğum yerde bulamadım. Eğer birkaç saniye içinde kendimi yataktan fırlatıp atamazsam her şey eskisi gibi olacaktı.
Yhprum kanunu: Bir şeyin olma ihtimali varsa, mutlaka olur.
23 Haziran 2013 Pazar
And No More Shall We Part
-Şimdi buradayım.
-Daha önceden neredeydin?
-?
-Şimdi burada değilsin.
-?
-Paylaşacak hiçbir şey kalmadı. Seni adam ettim Gülcan. Sen de siktin belamı. Her çektiğimi koyuyorsun sağa sola. Bana öyle bakardın. Şimdi herkese öyle bakıyorsun. Şimdi kimseyi adam etmek istemiyorum.
-Çok kötü bu.
-Bana kaç Gülcan. Sabaha kadar öpebilirim seni. Harika olabilir her şey. Neden bu hemen olamıyor? Hak ediyoruz oysa.. Balkona masa koydum. Ülkeye döndüğünde orada yemek yiyelim ve tuhaftır rakı içelim.
-Bende kalmalısın. İşler sarpa sarmaya başladı.
-Tüm pozitif duruşuna rağmen acımasız bir yanın var, bunu seviyorum.
*16 Mart 2011, Brooklyn.
8 Haziran 2013 Cumartesi
Mektup
Ayaklarımı karnında taşıyan tüm adamlara;
- Gülcan?
- Ne?
- Bak dinle, benim fena halde aklımı kaçıracağım bir kadına ihtiyacım var. Anladın mı bunu?
Kaburgalarının arasında hissettiğim kadınlar can çekişiyor. Kaburgaları sürekli yer değiştiriyor. Sinirlendiğimde hep daha fazla seviyor beni. Bunu 2257. mesajında ancak fark edebildim. Yani tam olarak 1.5 yıl önce.
- Ne?
- Bak dinle, benim fena halde aklımı kaçıracağım bir kadına ihtiyacım var. Anladın mı bunu?
Kaburgalarının arasında hissettiğim kadınlar can çekişiyor. Kaburgaları sürekli yer değiştiriyor. Sinirlendiğimde hep daha fazla seviyor beni. Bunu 2257. mesajında ancak fark edebildim. Yani tam olarak 1.5 yıl önce.
- Gülcan?
- Ne?
O, geceleri yatağında rahat uyuyabilen, huzurlu kadınları seviyor. Satır altlarını siyah göz kalemiyle çizen benim gibi kadınları değil. Duyduğum her acının parçası olan kadınları, yaşlandıktan sonra yaşamak istemeyen, işe yaramaz kadınları, ölü kadınları seviyor.
- Asla yeteri kadar içmiş olamayacağız Gülcan.
- Bir kadını düşünürken aslında başka bir kadını düşünüyorsun sevgilim. Bir tarafın hala benimle uyumak istiyor bu yüzden. Artık bir önemi kalmadı, üzgündüm, üzüldüm ve bu yalnızca bir gün sürdü. Senin için ağlamayı birkaç saat içinde bıraktım.
- Berbat geçmeye henüz başlayan günümün ışığı oldun, teşekkür ederim.
- Şarkıyı 45. dinleyişim oluyor, hep aynı sözler. Değişmeyecek mi acaba?
- 45 kere daha dinlesen değişmeyecek.
*Beni terk etti.
21 Mayıs 2013 Salı
Rüya
Kulaklarını kanat yapıp çırpan, dünyanın tavanına değerek uçan filler gördüm. Ayakları okyanusa, kafaları dünyanın tavanına değiyordu. Baba filin yanında oğlu vardı, her şey o ikisiyle başlayıp o ikisiyle bitiyordu. Baba fil bendim.
Bu rüyayı gördüğüm geceden beri rüyalarımda uçmaya çalışıyorum, ama olmuyor.
12 Mayıs 2013 Pazar
Childhood's end
Obscured by Clouds mu?! Yürürken fark edemedim tabi, sonra bir de baktım durağı çoktan geçmişim, nolacak canım 2 durak daha yürüyüveririm dedim, nasıl olsa saat daha sabahın altısı. Sonra ben neksteyşın diyemeden parça bitiverdi. Hiç istifimi bozmadım, cebimden elimi çıkarmadım, ipod'un dokunmatiğini el yordamıyla buldum, bir durak önce nerdeysem oraya aldım parçayı, Childhood's end.
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Dinle!
Ardına kadar açılması gereken kapılara 'açıl susam açıl' diyebilecek kişi benim. Kararı verecek olan benim. Yatağımın ayakucunda saatlerce oturup O'nu bekleyecek olan da benim. Hayır, anlatmam mümkün değil. Birdenbire gözleri şişene kadar ağlayan kadınlar, yerinde olamayacağım ölü kadınlara dönüşüyor, inanır mısınız yalnızca birkaç dakikalarını alıyor bu.
Artık her şeyi bilmem, zamanla biraz unutmam, hatta affetmem boşunaydı. Başıboş dolaşıyordum, ötekilerin yanına dönmemiz gerektiğini anladım ve ondan nefret ettim.
Artık her şeyi bilmem, zamanla biraz unutmam, hatta affetmem boşunaydı. Başıboş dolaşıyordum, ötekilerin yanına dönmemiz gerektiğini anladım ve ondan nefret ettim.
19 Nisan 2013 Cuma
Epitaph
-Bu leke çıkar mı?
Bilmem, sahi çıkar mı aklımdan, sert zemine çarptıkça tırnaklarımı, çıkan ojelerim gibi mesela. Ucundan eksilir mi şiddet gördükçe? (Konfüjuun will bi may epitaphh.. es ay...)
-Kalem lekesi galiba?
Muhtemelen öyle, ama kalem lekesi çıkmıyor pek. Bilin bunu, herkes bilsin. Yazdın mı çıkmıyor, gitmiyor kolay, yıkasan da dağılmıyor hem, öylece duruyor. Leke işte. (If wi meyk it wi ken oll sit bek..)
-Bulamaz mıyız başka, depoda yok mu bunun açılmamışı, ipek canım bu hassas tabi.
Deposu var mı, sahi baktıralım, soralım, varsa açılmamışını, sıfırını getirsinler. Onlarda kalem lekesi de olmaz, fondoten lekesi de, ruj lekesi de.. kadın eli değmeyince sıkıntı olmuyor pek. (Bat ay fiiırr tumorrow ayyll bi kırayiiiing..)
-Pardon?
Pardon tabi, dokunduğunuz her şeyi mahvediyorsunuz bayan, denemeseniz olmuyor hiç, el sürmeseniz, bakıp geçseniz hiç olmuyor. İsteyelim başka bir tane..
-Daha çok bekler miyim?
Beklersin, ama bence bekleme. Bu şekilde daha ne kadar durabilirsin ki, çık gez hava da açık, avm'de ne işiniz var sahi? Nefes almakta zorlanıyor insan, soluğu kesiliyor bak? Bitwiiiiiiin dı ayyyrıın geyts of feyt..
Dear costumers, please keep your handbox, mobile phones and personel longing with you at all times, thank you for paying attention.
Ben bi yemek yiyip geleyim, yes ay fiiır tumorrow ayll bi kırayingg ehem, yemek önemli yemek.
13 Nisan 2013 Cumartesi
Finishing Jubilee Street
Nick Cave denen şeytan tüylü haylaz adamın saz arkadaşlarıyla söz birliği edercesine, alın yeter başımızın etini yediğiniz deyip önümüze attığı Push the Sky Away albümünden bir iç ses.
Bu şarkıyı sev, Jubile Street'ten daha bile çok sev. yarısı çıkmış ojeli tırnaklarını yerken kalk bi kahve daha koy yine sev, arada kediyi de sev ama şarkıyı daha çok sev, şarkılar ölmüyor hem bak, çok acayip değil mi?
4 Nisan 2013 Perşembe
You Take My Breath Away
Bu şarkı çalarken hep tuhaf şeyler oluyor. Biri henüz bitmedi diyor, çok derinlerden geliyor sesi ama ben duyuyorum. Bahçeye bir köpek dalıyor, yeni ektiğim bütün tohumların canına okuyor, saksılardan birine bir şey gömmüş olmalı, dokunmuyorum. İçi boş bir poşet inanılmaz bir ahenkle dönerek uzaklaşıyor, estetiğin tanımı o. Balatası yenmiş topuklu ayakkabılarıyla geçen kadın içe doğru basıyor, muhtemelen bu yüzden çok ses çıkarıyor adımları. Varlığınızı kanıtlamak için topuklu ayakkabı giyiniz ey kadınlar! Daha sık aşık olunuz!
12 Şubat 2013 Salı
''Unutmak, yaratmaktır. Kendini yeniden yaratmaktır.''
Erich Fromm'un Greatness and Limitations of Freud's Thought isimli kitabını okuyorum. Kitaba tam 8 günlük bir beklemenin ardından ancak sahip olabiliyorum. 'Sahip olmak' kelimesinin anlamı üstüne yoğunlaşmışken kitabı bir çırpıda bitiriyorum. Yutkunmakta zorlandığımı düşünüyorum.
'Düşünülemeyen şey aynı zamanda dile getirilemeyendir. Çünkü dilde onun karşılığı olan bir sözcük yoktur.'
Fromm'un bu kitabı üzerine daha sonra uzun konuşmalar yapabileceğim bir adam tanıyorum. O konuşmaları yaptığımda kitaba yeniden döneceğim ve bu bambaşka bir yazının konusu olacak. Şimdi önceliğim sayfaları elimde kalan 81 basımı bu kitabı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu ile Jasques Lacan'ın Kuramı Üzerine Beş Ders isimli kitapların arasına koyup dengede kalmasını sağlamak. Ancak ağırlığımı sağ ayağıma verdiğimde kitaba hep aynı şey oluyor, ön kapağı Max Weber'e yaslanıyor. Üniversite'de ikinci sınıfı okuduğum yıllarda bir dönem Makro İktisat dersi aldığımı hatırlıyorum. Çok sonraları Amerika'da yaşadığım sırada dersin hocası tarafından mail yoluyla taciz edildiğim de geliyor aklıma. Bu anıyı acıya çevirdiğim anda Freud ile bastırma ve bilinçdışı üzerine konuşalım istiyorum.
O'na aldığım plağı çöpe attığım için vicdan azabı duyuyorum. Kararı on dakika daha erken vermiş olmayı ne de çok istiyorum. Otobüste unutulmuş hissi yaratacak olan o paket böylece başkalarının hayatında beni trajik bir anı gibi yaşatabilirdi. O'na benziyorum. Ölümsüz olmaya çalışıyorum. Neden daha çok kadın istediğini artık biliyorum. O'nu seviyorum.
2008 yılından beri umutsuzca sevdiğim adamı da bir gecede Charles Mingus dinlerken unutuyorum ve bir saplantıyı kaybederken aynı anda yeni bir tanesini ediniyorum. Hayatımın bir dönemini oluşturan bu üç adamdan en az ikisini sonsuza dek seviyorum. İçlerinden biri daima dışarıda kalıyor, ona da aşık olarak skoru eşitliyorum.
7 Şubat 2013 Perşembe
Robert Plant
6 yaşımdan beri ilk defa bir şeye dokunma arzusuna kapılıyorum; Robert plant'in bir türlü kendini teslim etmeyen gözyaşları. Bu görüntü, 18 yıl önce ulaşamadığım tavan arası kitaplarını getiriyor aklıma. Tam o anda yolumu değiştirip başka biri haline geliyorum. Robert plant, sen heyecanı alınmış bu anlık bakışınla hepimizi tarihe gömüyorsun.
6 Şubat 2013 Çarşamba
Before the Rain
*time never dies and the circle is not round.
Ed Wood
-Kadınlar.. Saf korku onları hem tiksindirir hem de çeker. Çünkü ortak bilinç altlarında çocuk doğurmanın dehşetli acısı var. Kan... Kan korkudur.
-Biliyor musunuz, bunu hiç düşünmemiştim.
-Sözüme inan. Eğer genç bir hanımla çıkmak istiyorsan onu Drakula'yı izlemeye götür.
1 Şubat 2013 Cuma
Rüya (1 Şubat 2013)
Eski, saman rengi kitaplarımın arasında sakladığım çeşit çeşit tohumları bir sabah boyutuna ve rengine göre ayırıp devasa saksılara ekiyorum. Gece olduğunda saksılardan korkunç bir ses yükseliyor ve içindeki toprak fokurdamaya başlıyor. Korkumu bastıramıyorum ve tam o sırada bir çığlık atıyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi ve yerimden kıpırdayamıyorum.
O ise bütün bu süreçte bahçe kapısında öylece duruyor, bakıyorum, konuşamıyorum ya da ayaklarımı bir santim dahi kıpırdatamıyorum. Bahçe kapısını açıp içeri girmesi için müthiş bir arzu duyuyorum, hiç oralı görünmüyor. Kayıtsız ama sinir bozucu bir yarım gülümseyişe de sahip. Tek istediğim o kapıyı biran önce açması. Ama bu asla olmuyor.
Çok sonra, elinde bir bez bebek olduğunu ancak fark edebiliyorum. Sağ eliyle kolundan yakaladığı bu bebek fokurdamanın şiddetinin artması ve toprağın saksılardan taşması sonucu hareketleniyor. Oracığa yığılmam an meselesi. Emekleyerek bana doğru gelen bu Voodoo bebeği tam ayaklarımın ucuna kadar gelip duruyor ve ayağa kalkıyor.
O anda konuşmaya başlıyorsun; kızımızı doğurmayı kabul etmediğim için O'nu tek başına dünyaya getirmek zorunda kaldığını, ne acılar çektiğinizi, beni asla affetmeyeceğinizi o sinir bozucu yarım gülümseyişinle anlatıyorsun.
Tüm bu süreçte yerde duran ve öylece bana bakan bez bebeğe karşı koyamadığım bir nefret besliyorum. O'ndan kurtulmam gerektiğine eminim. Sana karşı daha fazla kayıtsız kalamayıp bir hışımla kızımızı belinden tek elimle kavrayıp sana doğru fırlatıyorum. Yine emekleyerek bana dönüyor. Bu şekilde bir yere varamayacağımızı, O'nu büyütmek zorunda olduğumuzu söylüyorsun. Bu kez daha çok sinirleniyorum ve yine belinden bir el hareketimle kavradığım kızımızı fokurdamaya devam eden saksılardan birinin içine bastırıyorum, diğer elimle de toprağa baskı yapıp tamamen gözden kayboluncaya kadar bebeği dibe itiyorum. O anda toprağın fokurdaması duruyor, ani bir yağmur bastırıp kilden yapıldığına emin olduğum saksıları eritiyor. Bütün toprak, zemine yayılıyor. Göbek kordonu süzülüp elime uzanan kızımız cenin halinde yerde öylece oturuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





