Kulaklarını kanat yapıp çırpan, dünyanın tavanına değerek uçan filler gördüm. Ayakları okyanusa, kafaları dünyanın tavanına değiyordu. Baba filin yanında oğlu vardı, her şey o ikisiyle başlayıp o ikisiyle bitiyordu. Baba fil bendim.
Bu rüyayı gördüğüm geceden beri rüyalarımda uçmaya çalışıyorum, ama olmuyor.
Obscured by Clouds mu?! Yürürken fark edemedim tabi, sonra bir de baktım durağı çoktan geçmişim, nolacak canım 2 durak daha yürüyüveririm dedim, nasıl olsa saat daha sabahın altısı. Sonra ben neksteyşın diyemeden parça bitiverdi. Hiç istifimi bozmadım, cebimden elimi çıkarmadım, ipod'un dokunmatiğini el yordamıyla buldum, bir durak önce nerdeysem oraya aldım parçayı, Childhood's end.
Ardına kadar açılması gereken kapılara 'açıl susam açıl' diyebilecek kişi benim. Kararı verecek olan benim. Yatağımın ayakucunda saatlerce oturup O'nu bekleyecek olan da benim. Hayır, anlatmam mümkün değil. Birdenbire gözleri şişene kadar ağlayan kadınlar, yerinde olamayacağım ölü kadınlara dönüşüyor, inanır mısınız yalnızca birkaç dakikalarını alıyor bu.
Artık her şeyi bilmem, zamanla biraz unutmam, hatta affetmem boşunaydı. Başıboş dolaşıyordum, ötekilerin yanına dönmemiz gerektiğini anladım ve ondan nefret ettim.
-Bu leke çıkar mı?
Bilmem, sahi çıkar mı aklımdan, sert zemine çarptıkça tırnaklarımı, çıkan ojelerim gibi mesela. Ucundan eksilir mi şiddet gördükçe? (Konfüjuun will bi may epitaphh.. es ay...)
-Kalem lekesi galiba?
Muhtemelen öyle, ama kalem lekesi çıkmıyor pek. Bilin bunu, herkes bilsin. Yazdın mı çıkmıyor, gitmiyor kolay, yıkasan da dağılmıyor hem, öylece duruyor. Leke işte. (If wi meyk it wi ken oll sit bek..)
-Bulamaz mıyız başka, depoda yok mu bunun açılmamışı, ipek canım bu hassas tabi.
Deposu var mı, sahi baktıralım, soralım, varsa açılmamışını, sıfırını getirsinler. Onlarda kalem lekesi de olmaz, fondoten lekesi de, ruj lekesi de.. kadın eli değmeyince sıkıntı olmuyor pek. (Bat ay fiiırr tumorrow ayyll bi kırayiiiing..)
-Pardon?
Pardon tabi, dokunduğunuz her şeyi mahvediyorsunuz bayan, denemeseniz olmuyor hiç, el sürmeseniz, bakıp geçseniz hiç olmuyor. İsteyelim başka bir tane..
-Daha çok bekler miyim?
Beklersin, ama bence bekleme. Bu şekilde daha ne kadar durabilirsin ki, çık gez hava da açık, avm'de ne işiniz var sahi? Nefes almakta zorlanıyor insan, soluğu kesiliyor bak? Bitwiiiiiiin dı ayyyrıın geyts of feyt..
Dear costumers, please keep your handbox, mobile phones and personel longing with you at all times, thank you for paying attention.
Ben bi yemek yiyip geleyim, yes ay fiiır tumorrow ayll bi kırayingg ehem, yemek önemli yemek.
Nick Cave denen şeytan tüylü haylaz adamın saz arkadaşlarıyla söz birliği edercesine, alın yeter başımızın etini yediğiniz deyip önümüze attığı Push the Sky Away albümünden bir iç ses.
Bu şarkıyı sev, Jubile Street'ten daha bile çok sev. yarısı çıkmış ojeli tırnaklarını yerken kalk bi kahve daha koy yine sev, arada kediyi de sev ama şarkıyı daha çok sev, şarkılar ölmüyor hem bak, çok acayip değil mi?
Bu şarkı çalarken hep tuhaf şeyler oluyor. Biri henüz bitmedi diyor, çok derinlerden geliyor sesi ama ben duyuyorum. Bahçeye bir köpek dalıyor, yeni ektiğim bütün tohumların canına okuyor, saksılardan birine bir şey gömmüş olmalı, dokunmuyorum. İçi boş bir poşet inanılmaz bir ahenkle dönerek uzaklaşıyor, estetiğin tanımı o. Balatası yenmiş topuklu ayakkabılarıyla geçen kadın içe doğru basıyor, muhtemelen bu yüzdençok ses çıkarıyor adımları. Varlığınızı kanıtlamak için topuklu ayakkabı giyiniz ey kadınlar! Daha sık aşık olunuz!
Erich Fromm'un Greatness and Limitations of Freud's Thought isimli kitabını okuyorum. Kitaba tam 8 günlük bir beklemenin ardından ancak sahip olabiliyorum. 'Sahip olmak' kelimesinin anlamı üstüne yoğunlaşmışken kitabı bir çırpıda bitiriyorum. Yutkunmakta zorlandığımı düşünüyorum.
'Düşünülemeyen şey aynı zamanda dile getirilemeyendir. Çünkü dilde onun karşılığı olan bir sözcük yoktur.'
Fromm'un bu kitabı üzerine daha sonra uzun konuşmalar yapabileceğim bir adam tanıyorum. O konuşmaları yaptığımda kitaba yeniden döneceğim ve bu bambaşka bir yazının konusu olacak. Şimdi önceliğim sayfaları elimde kalan 81 basımı bu kitabı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu ile Jasques Lacan'ın Kuramı Üzerine Beş Ders isimli kitapların arasına koyup dengede kalmasını sağlamak. Ancak ağırlığımı sağ ayağıma verdiğimde kitaba hep aynı şey oluyor, ön kapağı Max Weber'e yaslanıyor. Üniversite'de ikinci sınıfı okuduğum yıllarda bir dönem Makro İktisat dersi aldığımı hatırlıyorum. Çok sonraları Amerika'da yaşadığım sırada dersin hocası tarafından mail yoluyla taciz edildiğim de geliyor aklıma. Bu anıyı acıya çevirdiğim anda Freud ile bastırma ve bilinçdışı üzerine konuşalım istiyorum.
O'na aldığım plağı çöpe attığım için vicdan azabı duyuyorum. Kararı on dakika daha erken vermiş olmayı ne de çok istiyorum. Otobüste unutulmuş hissi yaratacak olan o paket böylece başkalarının hayatında beni trajik bir anı gibi yaşatabilirdi. O'na benziyorum. Ölümsüz olmaya çalışıyorum. Neden daha çok kadın istediğini artık biliyorum. O'nu seviyorum.
2008 yılından beri umutsuzca sevdiğim adamı da bir gecede Charles Mingus dinlerken unutuyorum ve bir saplantıyı kaybederken aynı anda yeni bir tanesini ediniyorum. Hayatımın bir dönemini oluşturan bu üç adamdan en az ikisini sonsuza dek seviyorum. İçlerinden biri daima dışarıda kalıyor, ona da aşık olarak skoru eşitliyorum.
6 yaşımdan beri ilk defa bir şeye dokunma arzusuna kapılıyorum; Robert plant'in bir türlü kendini teslim etmeyen gözyaşları. Bu görüntü, 18 yıl önce ulaşamadığım tavan arası kitaplarını getiriyor aklıma. Tam o anda yolumu değiştirip başka biri haline geliyorum. Robert plant, sen heyecanı alınmış bu anlık bakışınla hepimizi tarihe gömüyorsun.
Eski, saman rengi kitaplarımın arasında sakladığım çeşit çeşit tohumları bir sabah boyutuna ve rengine göre ayırıp devasa saksılara ekiyorum. Gece olduğunda saksılardan korkunç bir ses yükseliyor ve içindeki toprak fokurdamaya başlıyor. Korkumu bastıramıyorum ve tam o sırada bir çığlık atıyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi ve yerimden kıpırdayamıyorum.
O ise bütün bu süreçte bahçe kapısında öylece duruyor, bakıyorum, konuşamıyorum ya da ayaklarımı bir santim dahi kıpırdatamıyorum. Bahçe kapısını açıp içeri girmesi için müthiş bir arzu duyuyorum, hiç oralı görünmüyor. Kayıtsız ama sinir bozucu bir yarım gülümseyişe de sahip. Tek istediğim o kapıyı biran önce açması. Ama bu asla olmuyor.
Çok sonra, elinde bir bez bebek olduğunu ancak fark edebiliyorum. Sağ eliyle kolundan yakaladığı bu bebek fokurdamanın şiddetinin artması ve toprağın saksılardan taşması sonucu hareketleniyor. Oracığa yığılmam an meselesi. Emekleyerek bana doğru gelen bu Voodoo bebeği tam ayaklarımın ucuna kadar gelip duruyor ve ayağa kalkıyor.
O anda konuşmaya başlıyorsun; kızımızı doğurmayı kabul etmediğim için O'nu tek başına dünyaya getirmek zorunda kaldığını, ne acılar çektiğinizi, beni asla affetmeyeceğinizi o sinir bozucu yarım gülümseyişinle anlatıyorsun.
Tüm bu süreçte yerde duran ve öylece bana bakan bez bebeğe karşı koyamadığım bir nefret besliyorum. O'ndan kurtulmam gerektiğine eminim. Sana karşı daha fazla kayıtsız kalamayıp bir hışımla kızımızı belinden tek elimle kavrayıp sana doğru fırlatıyorum. Yine emekleyerek bana dönüyor. Bu şekilde bir yere varamayacağımızı, O'nu büyütmek zorunda olduğumuzu söylüyorsun. Bu kez daha çok sinirleniyorum ve yine belinden bir el hareketimle kavradığım kızımızı fokurdamaya devam eden saksılardan birinin içine bastırıyorum, diğer elimle de toprağa baskı yapıp tamamen gözden kayboluncaya kadar bebeği dibe itiyorum. O anda toprağın fokurdaması duruyor, ani bir yağmur bastırıp kilden yapıldığına emin olduğum saksıları eritiyor. Bütün toprak, zemine yayılıyor. Göbek kordonu süzülüp elime uzanan kızımız cenin halinde yerde öylece oturuyor.
Az sonra sokaktan sesler yükselmeye başlayacak;
tınılarının niteliğine, kademelerine göre sürekli düşen ısının derecesini
anlayacağım. Ne var ki, birkaç saat sonra bu soğukta benim bulduğum, artık güce
yönelik bir arzu değil, O'nun gidişinden kaynaklanan bir yürek daralması.
Öylece hiçbir şey söylemeden ortalıktan kaybolmam olanaksızdı. Her fırsatta oraya gidiyorum çünkü kafama koyduğum şey beni o masaya, yüksek bar taburelerine götürüyor. Mutsuz bir adam bazen bir şey saklamak ister gibi görünüp aslında her şeyi açık ediyor. Hala pek anlamıyorum.
-Niye söyledin böyle bir şeyi?
Arzu ettiğim şeyi bulma çabam bana bunları yaptırıyor. Biraz daha uykusuz kalırsam yeni bir yol arkadaşı edinebilirim ama bu hiç bir işe yaramaz. Kemiklerim kırılıyor. Uykularımda uçamıyorum artık, bir santim bile yukarıya taşıyamıyorum vücudumu, böyle bir kadının öyküsünü anlatan bir kitap yazıyorum. Uykusunda yeniden ayakları yerden kesilebilsin diye bir ömrünü bu işe adıyor. Bu yüzden de yeni birine ihtiyacım var. Beni yeniden gerçek kılabilir, O'nu gördüğüm ilk günden beri bunu düşünüyorum.
-Bu kez nasıl bir yakarışla olacak bu?
Günde en az 2 kez göz göze gelmemiz gerekiyor bunun için; kafamı sağa çevirdiğimde olmalı ilki, kapıdan çıkarken de ikincisi.. Planlanmış her kararla yörüngeden biraz daha uzaklaşacağız, bu iyi. Ses tonunu sevdim, İskoç viski şişesi var elinde, karşısındaki kadına nasıl içilmesi gerektiğini anlatırken şişeyi bana doğru tutuyor, bu daha da iyi. Sayesinde arzu hedefim hiç bozulmadan bir süre daha öylece korunuyor olacak.
-Az sonra olacakları kestiremiyorum nedense..
Farklı bir şey olmuyor, topuklarım üzerinde dönüp kapıya doğru yöneliyorum. Çıkmadan hemen önce piyanonun tuşlarına giden parmaklarım yalnızca iki notaya dokunuyor. Kayıp bir kadının parmaklarından dökülen notalar kimse tarafından duyulmuyor..