22 Şubat 2014 Cumartesi

Kayıp Zamanın İzinde (1)

Eğer yeteri kadar yol gidersen önünde sonunda bir yerlere varırsın, dedi öteki ben. Bir yere varmak çok da gerekliymiş gibi.. 

Albertine Kayıp...

Kendime not: "geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır."

9 Şubat 2014 Pazar

Merak etme her şey eskisi gibi olacak.

Ben bu ormana gireli tam 2 ay oldu. Ama bak bu ağaçlar yıllardır çağırıyor beni. Bu sarmaşık 20 yıl önce de böyle oyuncuydu mesela, gündüz davetkar gece içine kapanık. Hiç bozmadı kendini. Senin benim gibi değil anlıyor musun? Anladığını biliyorum. 

Sen kazandın, kaç farklı yoldan gideyim? Yine, "beni bırakma" mı diyeyim? Zaman algımı yitirdim. Sahi özledin mi beni? 

Adımlarımda bir kararsızlık seziliyor. Azalarak tükendim bugün de. Haftalarca yemek yemeyerek boyut değiştirdim, uçuyorum baksana! Herkes kendi rüyasını yaşıyor burada, kaldığım yerden devam etsem uykuma benimle gökyüzünde buluşur muydun?

Şubat çok uzun sürdü. Günlerdir yataktan çıkmadım. Eğer seni biran önce affedebilirsem unutabilirim sanıyorum. Eğer yeterince burada kalırsam seni anlarım sanıyorum.

Her şey kendiliğinden gerçekleşti. Burada haftalardır uykuyla uyanıklık arasındayım. Iyi olup olmadığını merak etmiyorum. Biliyorum. Tavanarası kitaplarımı bıraktığım yerde bulamıyorum. Birsürü kız çocuğum var şimdi o sandıkların içinde. Öfkeli bakışları parmaklarımdaki kırmızı ojeyi çatlatıyor. Çektikleri acı kız çocuklarımı olgunlaştıramıyor. Kaygılarını gideremiyorum. Hala yeterince vaktim varken onların bana "buradan git" demesini bekliyorum. Bu asla olmuyor. Seni birtürlü affedemiyorum.

Umarım benden önce çocuk sahibi olursun. 
Hoşçakal.




                                 14 Ağustos 2014 notu: kendimle henüz hesaplaşmadım ama seni hala seviyorum.
                             25 Mayıs 2016 notu: hesaplaşmak anlamsızdı, şimdi seni daha çok seviyorum.

2 Şubat 2014 Pazar

Rüya, Şubat 1

Her tarafı yosunlarla kaplı bir balığı yüzgeçlerinden arındırmaya çalışıyorum. Bu işlem o kadar yorucu ve uzun geliyor ki saate baktığımda gece yarısını çoktan geçmiş olduğunu görüp paniğe kapılıyorum. Aniden O'na yetişemeyeceğimi geminin çoktan hareket etmiş olabileceğini hissediyorum. Bu fikirle yola koyulup soluğu sahilde alıyorum. Sahiden de gemi hareket etmiş ve O görünürlerde yok. Koşarak atlarsam gemiye uzanabileceğimi sanıyorum ve karnımda hissettiğim korkuyu O'nu bir daha göremeyeceğim korkusuyla bastırıp koşmaya başlıyorum. Neyse ki geminin kapakları o sırada açılıyor ve denize düşmeden beni içeri çekiyorlar. Pek çok kişi beni bu hareketimden dolayı kınıyor. Insanların arasından homurtular eşliğinde geçiyorum. O' nu bulmam lazım. Geminin içinde dolanmaya başlıyorum, gittikçe büyüyor ve daha karmaşık bir hal alıyor kamaralar. Hangi kapıyı çalsam korku filmlerinden fırlamış canavarlar tarafından karşılanıyorum. Bu şekilde bir yere varamayacağımı anlayıp O'nu aramayı bırakıyorum. Güverteye çıkıp etrafıma baktığımda hareket etmediğimizi, çalışan motorların yalnızca denizi köpürttüğünü görüp hemen sahile geri dönme kararı alıyorum.  Kalabalık yüzünden bir türlü sahile atlayamıyorum. Sinirimden insanları ezip geçmeye başlıyorum, ayağım yüzgeçlerinden arındırmaya çalıştığım o balığa takılıyor. Düşüyorum. Dönüp baktığımda balığın yarısı kopmuş yüzgeçleriyle havalanmaya çalıştığını ama güvertede dikilip duran onca insan yüzünden bir türlü uçamadığını görüp aniden havada süzülmeye başlıyorum. Endişeli ve şaşkınım. Beni gören yosun kaplı balık biraz daha havalanıyor ve böylece aynı hizaya gelip insanlardan uzaklaşıyoruz. Karnımdaki sancı aniden geçiyor, müthiş bir huzurla gözden kayboluyoruz.
Yıllar sonra yeniden rüyalarımda uçabiliyorum.

Snow goose, Camel


Şubat 2014, Manastır.

Beni henüz tanımayan gemi kaptanının ruhunu besleyecek samimiyet işaretlerini alamadığı bir genç kızla tanışmasının babamı çöküşe yakın bir hale soktuğunu görünce, ona yakınlaştım.

Mazide kalmış bir ilkbaharda duyduğumuz tınıyı tekrar işittiğimizde, bir an için, resim yaparken küçük tüplerden boya sıkar gibi, bu tınıdan, hatırladığımızı sandığımız günlerin unutulmuş, esrarengiz, taze ve tam nüansını çıkarabiliriz. Oysa bu tınıyı tekrar işitmeden önce yaptığımız, kötü ressamlar gibi, tek bir tuval üzerine yayılan bütün geçmişimizi iradi hafızanın geleneksel ve hepsi birbirine benzeyen tonlarıyla boyamaktır.

7 Aralık 2013 Cumartesi

Rüya - 4 Aralık 2013

O, ben ve ortak arkadaşımız bay G yeraltında bir barda takılıyoruz. Bir süre sonra bay G'nin kız arkadaşı da bize katılıyor. O, gece eve dönmesi gerektiğini, yapılacak bir takım işleri olduğunu ve benim de bu yüzden evime dönmem gerektiğini söylüyor. Eve gitmek için metroya iniyorum, karanlık, tavanından sular damlayan bu yerde oldukça korkuyorum. Beklerken bir süre sonra O'nu görüyorum. Yanında barda gördüğümüz kadınlardan biri var ve elele tren bekliyorlar. Beni fark ettiği anda elini kadının elinden çekiştirip kurtarmaya çalışıyor ancak artık çok geç. Duyduğum acıya bir ortak arıyorum. Incelerek düz bir çizgi halini alan raylara doğru ağlayarak koşuyorum. Kimse arkamdan gelmiyor, acıma ortak bulamıyorum.                                                                                    
Tünelin sonunda birçok gecekondu var, rastgele birine giriyorum. Annem yaşlarında iki kadın karşılıyor evde beni, gece burada kal, sabah erkenden gidersin diyorlar. Tam uykuya dalmışken istasyon srenleriyle Zeytinburnu durağında gözümü açıyorum ve uyuduğum evin vagona dönüştüğünü görüyorum.                                                                                                                                       
O'nun evine gidiyorum, evde O'nu bulamayacağımı, geceyi O kadınla geçireceğini biliyorum. Evde hiç tanımadığım bir kız çocuğu ve mistik bir yanı olan orta yaşlarını henüz geçmiş görünür pek çok yerinde tuhaf semboller olan şişman bir kadın var. Kadın elinde doğumgünümde O'nun bana gönderdiği Ginseng bonsaiyi taşıyor. Konuşmaya başlıyor; "güç oldu ama neyse ki O artık bizimle".   Anlıyorum ki O, minyatür bir ağaca dönüşüyor.                                                                                       
Küçük kız çocuğu bu sırada bay G'nin dedikodusunu yapıyor. G bunu kaldıramadı, diyor. Bir hayat kadınıyla ilişki yaşadığını bu yüzden travma geçirdiğini anlatıyor. Kadın olaya müdahil olup kendisine odaklanmamı istiyor ve o sırada elime avuç içim kadar bir Vespa motor maketi bırakıyor. Evden çıkıp vespaya biniyorum, frenlerim tutmuyor bir uçurumun kenarında kendi çevremde dönüp duruyorum. Daha fazla kontrolü elimde tutamayacağımı hissediyorum ve uçurumdan aşağıya uçuyorum. Onlarca minik balık tarafından oracıkta parçalanıyorum. Bayır bir yolda üç katlı bir ahşap ev ve evin bostanında şahane ağaçlar, çiçekler, salkım üzümler var. Bu evi tanıyorum, dedemin evi. Bostanın ortasında çevresiyle alakasız bir su birikintisi var. Balıklar  tarafından parçalarım o su birikintisine taşınıyor. Çevresi barok dönem tablolarını andıran o  birikintide yeniden vücut bulup hayata dönüyorum.

8 Ağustos 2013 Perşembe

Deja-vu



Her şey olmaması gerektiği yerdeydi. Hemen yukarıda gördüğünüz son yaptığım resim ve oradan bakınca göremeyeceğiniz dün gece gördüğüm düş dışında. Kişisel tarihi dünya tarihinden önemli bir adam aniden uyandırdı beni. Yine onun yüzünden hiçbir şeyi koyduğum yerde bulamadım. Eğer birkaç saniye içinde kendimi yataktan fırlatıp atamazsam her şey eskisi gibi olacaktı.

Yhprum kanunu: Bir şeyin olma ihtimali varsa, mutlaka olur.

4 Ağustos 2013

How to forget your future?

23 Haziran 2013 Pazar

And No More Shall We Part



-Şimdi buradayım.

-Daha önceden neredeydin?

-?

-Şimdi burada değilsin.

-?

-Paylaşacak hiçbir şey kalmadı. Seni adam ettim Gülcan. Sen de siktin belamı. Her çektiğimi koyuyorsun sağa sola. Bana öyle bakardın. Şimdi herkese öyle bakıyorsun. Şimdi kimseyi adam etmek istemiyorum.

-Çok kötü bu.

-Bana kaç Gülcan. Sabaha kadar öpebilirim seni. Harika olabilir her şey. Neden bu hemen olamıyor? Hak ediyoruz oysa.. Balkona masa koydum. Ülkeye döndüğünde orada yemek yiyelim ve tuhaftır rakı içelim.

-Bende kalmalısın. İşler sarpa sarmaya başladı.

-Tüm pozitif duruşuna rağmen acımasız bir yanın var, bunu seviyorum.

*16 Mart 2011, Brooklyn.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Mektup

Ayaklarımı karnında taşıyan tüm adamlara;



- Gülcan?

- Ne?

- Bak dinle, benim fena halde aklımı kaçıracağım bir kadına ihtiyacım var. Anladın mı bunu?

Kaburgalarının arasında hissettiğim kadınlar can çekişiyor. Kaburgaları sürekli yer değiştiriyor. Sinirlendiğimde hep daha fazla seviyor beni. Bunu 2257. mesajında ancak fark edebildim. Yani tam olarak 1.5 yıl önce.

- Gülcan?

- Ne?

O, geceleri yatağında rahat uyuyabilen, huzurlu kadınları seviyor. Satır altlarını siyah göz kalemiyle çizen benim gibi kadınları değil. Duyduğum her acının parçası olan kadınları, yaşlandıktan sonra yaşamak istemeyen, işe yaramaz kadınları, ölü kadınları seviyor.

- Asla yeteri kadar içmiş olamayacağız Gülcan.

- Bir kadını düşünürken aslında başka bir kadını düşünüyorsun sevgilim. Bir tarafın hala benimle uyumak istiyor bu yüzden. Artık bir önemi kalmadı, üzgündüm, üzüldüm ve bu yalnızca bir gün sürdü. Senin için ağlamayı birkaç saat içinde bıraktım.

- Berbat geçmeye henüz başlayan günümün ışığı oldun, teşekkür ederim.

- Şarkıyı 45. dinleyişim oluyor, hep aynı sözler. Değişmeyecek mi acaba?

- 45 kere daha dinlesen değişmeyecek.

*Beni terk etti.

21 Mayıs 2013 Salı

Rüya


Kulaklarını kanat yapıp çırpan, dünyanın tavanına değerek uçan filler gördüm. Ayakları okyanusa, kafaları dünyanın tavanına değiyordu. Baba filin yanında oğlu vardı, her şey o ikisiyle başlayıp o ikisiyle bitiyordu. Baba fil bendim.
Bu rüyayı gördüğüm geceden beri rüyalarımda uçmaya çalışıyorum, ama olmuyor.



12 Mayıs 2013 Pazar

Childhood's end


Obscured by Clouds mu?! Yürürken fark edemedim tabi, sonra bir de baktım durağı çoktan geçmişim, nolacak canım 2 durak daha yürüyüveririm dedim, nasıl olsa saat daha sabahın altısı. Sonra ben neksteyşın diyemeden parça bitiverdi. Hiç istifimi bozmadım, cebimden elimi çıkarmadım, ipod'un dokunmatiğini el yordamıyla buldum, bir durak önce nerdeysem oraya aldım parçayı, Childhood's end.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Dinle!

Ardına kadar açılması gereken kapılara 'açıl susam açıl' diyebilecek kişi benim. Kararı verecek olan benim. Yatağımın ayakucunda saatlerce oturup O'nu bekleyecek olan da benim. Hayır, anlatmam mümkün değil. Birdenbire gözleri şişene kadar ağlayan kadınlar, yerinde olamayacağım ölü kadınlara dönüşüyor, inanır mısınız  yalnızca birkaç dakikalarını alıyor bu.





Artık her şeyi bilmem, zamanla biraz unutmam, hatta affetmem boşunaydı.
 Başıboş dolaşıyordum, ötekilerin yanına dönmemiz gerektiğini anladım ve ondan nefret ettim. 

19 Nisan 2013 Cuma

Epitaph


-Bu leke çıkar mı?
Bilmem, sahi çıkar mı aklımdan, sert zemine çarptıkça tırnaklarımı, çıkan ojelerim gibi mesela. Ucundan eksilir mi şiddet gördükçe? (Konfüjuun will bi may epitaphh.. es ay...)
-Kalem lekesi galiba?
Muhtemelen öyle, ama kalem lekesi çıkmıyor pek. Bilin bunu, herkes bilsin. Yazdın mı çıkmıyor, gitmiyor kolay, yıkasan da dağılmıyor hem, öylece duruyor. Leke işte. (If wi meyk it wi ken oll sit bek..)
-Bulamaz mıyız başka, depoda yok mu bunun açılmamışı, ipek canım bu hassas tabi.
Deposu var mı, sahi baktıralım, soralım, varsa açılmamışını, sıfırını getirsinler. Onlarda kalem lekesi de olmaz, fondoten lekesi de, ruj lekesi de.. kadın eli değmeyince sıkıntı olmuyor pek. (Bat ay fiiırr tumorrow ayyll bi kırayiiiing..)
-Pardon?
Pardon tabi, dokunduğunuz her şeyi mahvediyorsunuz bayan, denemeseniz olmuyor hiç, el sürmeseniz, bakıp geçseniz hiç olmuyor. İsteyelim başka bir tane..
-Daha çok bekler miyim?
Beklersin, ama bence bekleme. Bu şekilde daha ne kadar durabilirsin ki, çık gez hava da açık, avm'de ne işiniz var sahi? Nefes almakta zorlanıyor insan, soluğu kesiliyor bak? Bitwiiiiiiin dı ayyyrıın geyts of feyt..

Dear costumers, please keep your handbox, mobile phones and personel longing with you at all times, thank you for paying attention.

Ben bi yemek yiyip geleyim, yes ay fiiır tumorrow ayll bi kırayingg ehem, yemek önemli yemek.

13 Nisan 2013 Cumartesi

Finishing Jubilee Street

Nick Cave denen şeytan tüylü haylaz adamın saz arkadaşlarıyla söz birliği edercesine, alın yeter başımızın etini yediğiniz deyip önümüze attığı Push the Sky Away albümünden bir iç ses. 

Bu şarkıyı sev, Jubile Street'ten daha bile çok sev. yarısı çıkmış ojeli tırnaklarını yerken kalk bi kahve daha koy yine sev, arada kediyi de sev ama şarkıyı daha çok sev, şarkılar ölmüyor hem bak, çok acayip değil mi?

4 Nisan 2013 Perşembe

You Take My Breath Away



Bu şarkı çalarken hep tuhaf şeyler oluyor. Biri henüz bitmedi diyor, çok derinlerden geliyor sesi ama ben duyuyorum. Bahçeye bir köpek dalıy
or, yeni ektiğim bütün tohumların canına okuyor, saksılardan birine bir şey gömmüş olmalı, dokunmuyorum. İçi boş bir poşet inanılmaz bir ahenkle dönerek uzaklaşıyor, estetiğin tanımı o. Balatası yenmiş topuklu ayakkabılarıyla geçen kadın içe doğru basıyor, muhtemelen bu yüzden çok ses çıkarıyor adımları. Varlığınızı kanıtlamak için topuklu ayakkabı giyiniz ey kadınlar! Daha sık aşık olunuz!